Ordu öncülüğünde modernleşme

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, geçen gün, bir madalya töreninde demokrasi açısından endişe verici bazı sözler söylemişti. Pazar günkü yazımda bunların arasında daha çok 'particularism' diyebileceğim Türkiye'de hayli yaygın 'biz bize benzeriz'cilik üstünde durmuştum.

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, geçen gün, bir madalya töreninde demokrasi açısından endişe verici bazı sözler söylemişti. Pazar günkü yazımda bunların arasında daha çok 'particularism' diyebileceğim Türkiye'de hayli yaygın 'biz bize benzeriz'cilik üstünde durmuştum. Aynı konuşmada, Özkök, Türkiye'de ulus-devlet kuruluşunun Silahlı Kuvvetler öncülüğünde gerçekleştiğini söylüyordu. Bu, şüphesiz, doğru bir tespit. Böyle oldu. Ama 'doğru' olmasının yanı sıra, sevinecek ve 'övünülecek' bir olay mıdır? Hayır, değildir.
Dünyada 'ulus-devlet' kavramını maddi bir gerçeklik haline getiren üç erken örnek var: 17. yüzyıl sonunda Birleşik Krallık, 18. yüzyılın ikinci yarısında Amerika Birleşik Devletleri ve bir süre sonra, Büyük Devrim'le birlikte, Fransa. 18. yüzyıl bu örneklerle kapanırken, kendisini izleyecek yüzyıla, 'ulus-devlet'i, mutlaka erişilmesi gereken bir hedef olarak, miras bırakıyordu. Nitekim bu yüzyılın ilk çeyreği içinde Avrupa'da Yunanistan, Güney Amerika'da ise bir dizi yeni cumhuriyet bu hedefe eriştiler.
Bunların hepsinde, o hedefe giden yolda başı çeken orta sınıf olmuştu. Bu orta sınıf bir süreden beri güçlenmekteydi bütün bu ülkelerde, ama ulus-devletle birlikte orta sınıfın daha fazla güçlenmesini engelleyen iktidar yapıları vardı. Saydıklarımın bazılarında yerli aristokrasi, bazılarında ise bir tür kolonist güç bu yapıyı oluşturuyordu. Orta sınıflar, o güce karşı halkı, milleti 'temsil etme' iddiasıyla kendilerini ve mücadelelerini meşrulaştırdılar. Aynı zamanda, aristokrasilerin arkaik ve anakronik ayrıcalıklarını yıkarak toplumun bütününe domakratik haklar getirdiler. Bu nedenle, bu dönemin bu gibi hareketlerine 'burjuva-demokratik' diyoruz.
'Ulus-devlet'ini ordu öncülüğünde kurmuş olmak da, yalnız bize özgü bir durum değil. Onun da örnekleri var: ilk akla gelecekler, Almanya ile Japonya. Buralarda da, bizdeki gibi, böyle bir dönüşümü sırtlanacak ve başarıya taşıyacak güçte bir orta sınıf gelişmemişti. Ama 'ulus-devlet' ideali de biçimlenmiş, dünyanın önüne dikilmişti. Japonya (1868), Almanya (1871) ve iki aşamada biz (1908, 1923) bu ideale ordu öncülüğünde ulaştık. Orta sınıf ancak bundan sonra oluşmaya başladı ve oluşması da çok zaman aldı. Saydığım üç ülkede de, orduya karşı özerkleşen bir orta sınıfın varlığı ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sözü edilebilecek bir olgudur.
Dolayısıyla ordu öncülüğünde ulus-devlete geçmiş olmak -eğer bu olaya demokrasi açısından bakıyorsak- övünülecek bir durum değildir. Yaratması kaçınılmaz olan sakıncaları bir an önce gidermek için alınması gereken tedbirleri düşünmemiz gerekir -'bunu nasıl ebedileştiririz?' diye düşünmek değil.
Şimdilik, bu yazıda, sürecin böyle işlemiş olmasının Türkiye'de demokrasi olmasını nasıl engellediği konusuna girmeyeyim, çünkü bu konuda şimdiye kadar çok yazdım, bundan sonra da çok yazacağım. Gene de, aynı yolun yolcusu olduğumuz Almanya ve Japonya'nın savaş sonuna kadar demokrasiyle ilişkilerinin biçimini şöyle bir hatırlamakta yarar var.
Hilmi Özkök aynı konuşmada Silahlı Kuvvetler üzerinde sivil denetimin önemine de dikkat çekmişti, ama ulus-ordu ilişkisini tam nasıl kurduğunu anlamadım. Ordu komutanı veya kuvvet komutanı ya da MGK Sekreteri konumlarına yükselmiş kişilerin konuşmalarını dinleyince, bunun gerçekten ne kadar önemli bir şey olduğu daha iyi anlaşılıyor.