Pamuk davası ve ulusal kıvanç

Geçtiğimiz gün Türkiye'nin İstanbul ilinin Şişli ilçesinde bir dava görüldü.

Geçtiğimiz gün Türkiye'nin İstanbul ilinin Şişli ilçesinde bir dava görüldü. Haberdar olmamaya imkân yok: Orhan Pamuk davası. Ama bu davayla birlikte daha birçok şey görüldü. Bu birçok şey davanın kendisinden bir hayli daha ilginçti.
Davanın nasıl başladığı, bu noktaya nasıl geldiği gibi konular da bu 'görülenler' arasında elbette. Ama artık yeterince bilindiği için yeniden o konulara bir kere daha girmeye gerek yok. Bu ve benzeri bolca olay karşısında Adalet Bakanı'nın davranışı da, artık yeterince bilinenler arasında.
Aynı şeyi polisler için de söyleyip bunu da kısa kesebiliriz, ama bu yazı böyle giderse Nasreddin Hoca'nın 'bilenler bilmeyenlere anlatsın' fıkrasına dönecek. Dolayısıyla ne kadar bilinirse bilinsin, bu konuda birkaç şey söylemeden geçmeyelim.
Cumartesi sabahı bütün gazeteler polisin 'çaresiz'liğini yazıyordu. Olanları çeşitli TV kanallarından izleyenlerin olay hakkında çıkardığı sonuç da çok farklı değildi. Peki, sahiden 'çaresiz' miydi polis? Buna imkân yok. Yeterince 'çare'ye sahipti polis, ama zihnen -çok zaman olduğu gibi- korumakla yükümlü olduğu 'taraf'tan çok saldıran tarafa yakındı. Türk polisi, 'saldıran faşistler' söz konusu olunca, derhal bir 'hoşgörü anıtı'na dönüşür. Başta hiçbir uyarıya kulak asmayan Şişli Emniyet Amiri olmak üzere burada da aynı tavrı benimsediler ve dava münasebetiyle 'görülenler'in görülmesinde polisin bu tavrı benimsemesinin önemli bir payı oldu.
Peki, neydi bu 'görülen'? En kestirmesini şöyle anlatabilirim: Türk milliyetçilerinin istediği ülke!
Bu ülkede, milliyetçilerin söylenmesini uygun görmediği şeyleri söylemek yasak. Yasağı bir biçimde çiğnemiş olmanın bedeli ise belli ki, mahkemeye, buna benzer 'nesnellik' taşıyan kurumlara bırakılmayacak bir şey. Çünkü, şu somut durumda, 'sanığın' üstüne atılanlar, arabasına taşla ve başka araçlarla saldıran ya da kendinden geçerek yumruk atanlar, belli ki kendi 'dava'larının sonucunu yargıca filan bırakmaktan yana değiller. Onlar her şeyin 'doğru'sunu biliyor ve kendi 'adalet'lerini kendileri sağlıyorlar. Bunun sağlanma biçimi de 'linç' olarak bildiğimiz ve bir süreden beri bu zihniyete sahip kişiler sayesinde örneklerine sık sık rastladığımız olay.
'Vaka mahalli'nde bulunanlardan ve TV'de izlediklerimden anladığıma göre pek kalabalık değiller, 40-50 kişilik bir 'güruh'. Bir kısmı cüppelerini giyip gelmiş avukatlar.
Bir de 'görünmemek'le görünen memleket gerçekleri var tabii. Örneğin, Türkiye'nin, düşünce açıkladığı için yargılanan bir yazarıyla dayanışma içinde bulunmak üzere oraya gelmesi söz konusu olabilecek demokratik kamuoyu. Yalnız Yaşar Kemal, ötekilerin orada olmadığını göstermek üzere gelmiş.
Türkiye'nin demokratik kamuoyunun orada bulunmamasına karşılık, Avrupa'dan gelenler var. Onların varlığı, özellikle cüppeli bozkurtlar tarafından 'bağımsız Türk yargısına yabancı müdahalesi' olarak lanetleniyor. Onların da olmadığı 'tam bağımsız' Türkiye'de bu kesimin nasıl davranacağının da resmini görmüş oluyoruz böylece.
'Ama madem gelmişler, bu yabancı konuklarımızı da geleneksel Türk konukseverliğinden yoksun bırakmayalım' anlayışıyla, kendileri yabancı dili pek bilmeseler de meramlarını yeterince anlaşılır hale getirerek 'orospu' ve sair hitap biçimleriyle bağıranlar, bağırmakla yetinmeyip ellerini de kullananlar, bu arada gelen gözlemciye tekme atanlar. Hiçbiri eksik değil.
Manzarayı yaratanlar şüphesiz oradaki 40-50 kişiden ibaret değil. Bunları yapmaya muktedir bu milleti hazırlayan, alkışlayan, uğurlayan koca koca müesseseler olmadan, o 50 kişi de olmaz.