Reductio ad absurdum

Abdullah Gül, 301. maddeye dayanılarak açılan davaların yarattığı Türkiye imgesini Midnight Ekpress'inkine benzeterek çok doğru bir şeyi göstermiş oldu.

Abdullah Gül, 301. maddeye dayanılarak açılan davaların yarattığı Türkiye imgesini Midnight Ekpress'inkine benzeterek çok doğru bir şeyi göstermiş oldu.
'Hukukçular Birliği' adı altında bu olayı yaratan o adamlar bunu başardılar. Herhalde tarih boyunca Türkiye imgesini bu adamlar kadar lekelemiş bir kimse yoktur. 'Türklüğe aşağılama' nedeniyle hakkında dava açılmasını da onlar kadar hak eden olmamıştır.
Kendi açılarından, yaptıkları işte bir tutarsızlık yok, çünkü onlar zaten Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini istemiyor ve önlemeye çalışıyorlar. Yöntemleriyle amaçları uyumlu. Ama AB konusuna başka türlü bakan ya da baktığını söyleyenler ne yapıyor? Başta Adalet Bakanı? Buna cevap bulmak daha zor.
Türk'ün 'hukuk'tan anladığı, elinde, icabında herkesi içeri attıracak nitelikte maddeler bulunmasıdır. Madde olsun, bir yerde bulunsun da, kullanıp kullanmayacağına sen karar verirsin. Bakan, uzmanlarıyla birlikte, 'Türk hukuk anlayışının' bu temel ilkesinden vazgeçemediği için, yasanın hazırlanışı sırasında dile getirilen eleştirilere hiç kulak asmadan bildiğini yaptı ve bu noktaya geldik.
Bu 'noktayı' da ben voleybol oyununa benzetiyorum. Hani bu oyunda 'pasör' denilen kişi topu havaya diker ve 'smaç' yapmayı bilen oyuncunun kendini göstermesi için gerekli ortamı hazırlar. Adalet Bakanı da usta bir pasör olarak Hukukçular Birliği'ne topu dikmiş, pasını vermiş. Aralarında tanışıklık ve sözel bir anlaşma var mıdır, bilemem, ama kader onları aynı takımın oyuncuları olarak yaratmış, orası belli. Ortada böyle bir madde olduktan sonra, bu adamlar sağda solda koşuşup 'Türklüğü alenen aşağılayan' birilerinden şikâyetçi oluyorlar.
Türk hukuk sisteminin savcıları arasında, belli, bu iddiayla karşısına çıkan insanlara, 'Saçmalamayın, gidin işinize' diyebilenini bulmak zor. Sonra başına iş gelir. Onu da şikâyet ederler. 'Türklük aşağılanıyor, dedik, oralı olmadı. Bu ne biçim Türk savcısı!' derler.
Zaten, duyduğum kadarıyla, bizim sistemde savcının açtığı kaç davanın mahkûmiyetle sonuçlandığına bakmak ve terfi konusunda bunu hesaba katmak alışkanlığı yokmuş.
Açtığı dava sayısına bakılıyormuş.
Doğruysa, bu da ayrı bir felaket.
Bizim genel kültür, tragedya üretmeye yatkın değildir. Tragedya olma eğilimiyle doğan bir şey de kısa zaman sonra komedyaya, daha uzun süre devam ederse de farsa dönüşmeye başlar. Sonunda bu 'Hukukçular Birliği' de bu kalıbı bir kere daha tekrarlamayı başardı.
'Vatanperver' ya, bunlar, ne kadar yılmaz yorulmaz vatanperver olduklarını dünyaya -ve bu arada kendilerine- kanıtlamak üzere, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp duracaklar. Kanun taze, onlar da taze, kim ne dese, dava üstüne dava.
Açtıkları davalar (ilk olay, Ermeni konferansının iptali üstüne olandan itibaren) için öne sürdükleri, sıraladıkları gerekçeler, nasıl bir dünya görüşleri olduğunu da ortaya koyuyor. Bu adamlar iktidar sahibi olacak olsa, ne söylemek, ne yapmak yasak olur, belli. Türk milliyetçi ideolojisinin demokrasi ve insan haklarıyla falan değil, yalnız kendinden başka hiçbir şeyle, bu arada hümanizm ve medeniyetle de uzlaşmaz karakterini sergiliyor (bu son konuları uzun uzun yazacağım).
Latince'de reductio ad absurdum diye bir deyim vardır. Bir şeyi, artık 'abes' olduğu bir aşamaya kadar götürmek, ısrarla sürdürmek anlamına gelir. Bu davranış kalıplarıyla bu adamlar ortalığa atılıp cansiperane bir gayret gösterdiler ve Cemil Çiçek'in gözünün bebeği maddesinin nasıl absürd olduğunu cümle âleme gösterdiler. Artık bu konuda bir şey söylemeye gerek kalmadı. Ama bu ülkede bir şeyin 'abes' olmasının kanıtlanması, giderilmesi için yeterli neden olmayabilir.