Sanat ne içindir?

Dün Küçük Prens üzerine çıkan tartışmaya değinirken, bu konuyu zihnimde başka örneklerle bir araya getirerek genelleştirmiştim.

Dün Küçük Prens üzerine çıkan tartışmaya değinirken, bu konuyu zihnimde başka örneklerle bir araya getirerek genelleştirmiştim. Bu sütunda zaman zaman 1910 ile 1912 arasında Selanik'te yayımlanan Genç Kalemler dergisinden söz açarım. Bu kadar eskilerde kalmış bir dergiye böyle ikide birde değinme ihtiyacı duymamın nedeni, bugün hâlâ belirleyici konumda olan bir milliyetçilik üslubunun (içerikle olduğu kadar 'ritüel'le de ilgili) bildiğim ilk örneklerinin burada bulunabilir olmasıdır.
Bu dergide sık rastladığımız bir imza 'Kayaalp'. Birinin takma adı da olabilir, çünkü daha sonraki dönemlerde bu adda bir yazar tanımıyoruz. Bir süredir İstanbul dışında olduğum için değindiğim yazının aslını bulup tam bir alıntı veremeyeceğim, ama mealen aktarmak da yeterli aslında.
Derginin sayılarından birinde 'Kayaalp' Dostoyevski üstüne bir yazı yayımlıyor. Yazının ana fikri, Dostoyevski'nin 'Türk düşmanı' olması. 'Yazar, edebiyatçı olarak değeri beni ilgilendirmez' demeye getiriyor. Bunu doğrudan doğruya söylemese de (belki de söylüyordur ama ben hatırlamıyorum)okur olarak böyle bir yazıdan çıkaracağım sonuç, Dostoyevski okumaya hiç kalkışmamamız gereği.
Böylece, Küçük Prens örneğinde de gördüğümüz gibi, bir sanat eserini değerlendirmekle ilgili bir ölçüt kazanmış oluyoruz. Sanat eseri karşısında soracağımız ilk soru: "Bunu üreten Türk dostu mu, Türk düşmanı mı?" Söyleyeceğimiz her söz, vereceğimiz her yargı, bu ilk tespitten türeyecek.
Ne yazık ki, bu çok önemli ve şaşmaz 'eleştiri ölçütü' dünya edebiyatının pek küçük bir kısmı karşısında geçerli ve 'kullanılabilir' bir ölçüt. Çünkü dünya sanatçılarının çoğu 'Türk'e 'dost' veya 'düşman' olmak gibi bir sorunsalla ilgilenmemiş. Bazılarının yaşadığı çağ müsait değilmiş; örneğin Homeros neyin nesidir, Dante ne temsil eder? Bunlar okunmaya değer mi, değmez mi? Kimi yazarlar da bu soruyu ele almamış. Sözgelişi, Herman Melville ya da Henry James gibi yazarlar, iyi midir, kötü müdür, bilmiyoruz, çünkü Türkler hakkında dişe dokunur bir şey söylememişler.
Gene de, yukarıda açıkladığım o temel, bir numaralı değer yargısı ölçütümüzü, bu ikinci durumu içine alacak şekilde genişletebiliriz -hatta genişletmeliyiz.
Şöyle: yaşadığı çağda dünyada Türkler var olduğu, ayrıca onların varlığından haberdar kılacak bilgi imkânları da var olduğu halde Türklerden söz etmeyen, Türk milletinin en yüce millet olduğunu anlatmayan
bir edebiyatçının, bu tavrının Türk varlığına dostane bir tavır olduğunu düşünemeyiz. O halde Henry James, Herman Melville gibi yazarlar da kötüdür, yani onları da okumamız için bir neden yoktur.
Beethoven, Bach'tan da, Brahms'dan da, Schubert ve Schumann'dan da üstün bir bestecidir. Niçin? 'Geçki' tekniğini, senfoni formunu geliştirdiği için mi? Hayır. Bunlar ikincil konular. Üstündür, çünkü 'Türk Marşı' diye bir şey yazmıştır. Ötekiler bunu bile yazmamıştır.
Eh, fena değil. Estetik yargıların evrensel olması önemli bir felsefi konu. Biz bu ölçütümüzü evrenselleştirdik sayılır. Tek sorun, bütün sanat sorunlarını çözecek olan bu ölçütten, evrenin haberdar olmaması.