'Savaş meydanı/ barış masası'

Düşünce dünyamızın her düzeyinde, her türlü girinti ve çıkıntısında,</br>'askerin tartışılmaz üstünlüğü' teması işlenmiştir.

Düşünce dünyamızın her düzeyinde, her türlü girinti ve çıkıntısında,
'askerin tartışılmaz üstünlüğü' teması işlenmiştir. Övünmek isteyen övünür, diyecek bir şey yok.
Ama bu yalnız bir 'yüceltme' işlemi olarak çalışmaz; aynı zamanda, 'sivil' olanın da aşağılanmasını gerektirir, onunla el ele yürür.
Örneğin sık sık tekrarlandığını duyduğumuz bir söz vardır: "Muharebe meydanında kazandığımızı diplomasi masasında kaybediyoruz." Ne demek bu? Tam şu söylediğim değil mi? Askerler iyi, yapmaları gerekeni yapıyorlar, kazanıyorlar. Ama sonra aptal siviller işin içine giriyor, onlar yapmaları gerekeni yapamıyor, sonunda gene kaybederek çıkıyoruz.
'Sivil', en yumuşak tanımıyla, 'işe yaramaz' biri. Konu biraz daha sertleşirse, 'iş bozan' ya da 'kasten işi bozan' biri.
Verdiğim örnek, zaten her an pompalanan bu ideolojinin iyice saldırgan bir biçimi, çünkü yalnız 'sokaktaki' sivili suçlamakla yetinmiyor, devletin içindeki diplomatı da en azından beceriksizliğe mahkûm ediyor. Yani, şu birkaç günkü yazılarda, gerçek sivillikle ilgisi olmadığını anlattığım 'devlet sivilleri'ni bile gözden çıkarıyor.
Böyle bir şey olabilir mi? Soruyu, önce, mantık düzeyinde soruyorum. Yani, bir devletin yetiştirdiği memurlar var: Üniformalı olanları her şeyin en iyisini yapıyor, üniformalı olmayanları her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor! Mümkün mü bu durum? Hangi mantığa göre mümkün?
Irkçılık bile, 'gen'di, 'kan'dı, hiç değilse birilerine inandırıcı gelebilecek bir şeylere dayanmaya çalışır. Burada 'gen'i, 'kan'ı olmayan bir kıyafet biçimine gelip dayanıyoruz neredeyse (tabii 'ocağın' yetişmesi gibi etkenlerden dem vurulacak; ama bu 'devlet' niçin bütün ocaklarını iyi yetiştiremiyor?)
Peki, mantığı bırakalım, somut ve gerçek tarihe gelelim. Bu söz tabii Osmanlı'nın son demlerinde olanları açıklamak üzere biçimlendirilmiş bir formülasyon. Peki, son dönemde harp meydanında neyi kazanıp diplomasi masasında kaybettik? Doksan üç Harbi'ni mi kazandık, Yeşilköy dolaylarında. Balkan Harbi'ni mi, Çatalca dolaylarında?
Bu formülasyona uydurulabilecek tek bir örnek var: 1897 Yunan Savaşı. Bu savaşı Osmanlı ordusu net bir şekilde kazandı. Ama bunu izleyen görüşmelerde Yunanistan Batılı düvel-i muazzamanın desteğini kazanmıştı. Girit konusu, Yunanistan'ın istediği formüle bağlandı. Daha o gün imzalanırken, beş altı yıl sonra Yunanistan'ın parçası olacağı belliydi.
Demek ki bu olgu, o sözü doğruluyor!
Hayır, bence doğrulamıyor. Şu ya da bu nedenle savaş çıkar, ordular savaşır, biri kazanır.
Bir ordunun kazanmasının, onun savunduğu tezin hukuki ve vicdani geçerliliğiyle ilişkisi yoktur. Barış masasına oturunca bu ilkeler ve değerler de masanın üstüne konur.
'Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı' ilkesi gün geçtikçe biçimleniyor. Bütün 19. Yüzyıl bu kavganın verildiği yüzyıl olmuş. Girit halkı kâmilen Helen 'Anavatan'la birleşmek istiyor. Bugün gidin, 'Enosis' markalı zeytinyağı görürsünüz (bu, üreticiler 'birliği' mi yoksa?) 1897 Savaşı'nda Osmanlı ordusunun Yunanistan'ı yenmiş olması bu durumu değiştirmiyor.
Tabii bu noktada düvel-i muazzama ile emparyalizm konularına girilebilir. Onlar bir nedenle onaylayacak olsa, Girit'in bütün demografik durumuna rağmen Osmanlı'da kalmasına göz yumulabileceği savunulabilir. Ama bunlar başka türden ayrıntılar. Burada tartışılan konunun içinde değil.
1939'da Almanya Polonya'yı kaba kuvvetle işgal etti. İşgal edecek güce sahip olması, aynı zamanda haklı olduğunu göstermiyordu. Chamberlain gibileri bile, bu kadarına göz yumamadılar. O savaş uzun sürdü. Ama bittiğinde olan çeşitli şeyler arasında, Almanya'nın Oder
-Neisse hattı gerisine dönmesi de vardı.
Konu edindiğim o sözü tekrarlayıp duranlar, dünyada her şeyin savaş meydanında kazanılmadığını da bir zahmet akıllarına getirseler. Dünyada hak-hukuk, ilke-değer gibi şeyler de var -sivillerin önem vermek zorunda olduğu.