Sayın yalan

Bir toplumda 'yalan-dolan' dediğimiz konuşmanın, lakırdının yaygınlaşması, şüphesiz, iyi bir şey değildir.

Bir toplumda 'yalan-dolan' dediğimiz konuşmanın, lakırdının yaygınlaşması, şüphesiz, iyi bir şey değildir. Ama bunun bir 'meziyet' olarak övülmesi ve salık verilmesi herhalde çok daha ürkütücü bir durumdur.
Normal bir toplumda 'yalan' ortadan kaldırılamaz. 'Kaldıracağım' diye iddiayla ortaya çıkan kişi, öyle bir iddiayı gerçekleştiremeyeceği gibi, bu uğurda korkutucu bir diktatörlük de sergileyebilir. İnsan zaafları, insan zaaflarıdır. Genel anlamda onları hoşgörmek zorundayız; ama tekil olarak, somut biçimde karşımıza çıktıkları zaman da hoşgörmeye kendimizi alıştırırsak, o zaman 'tikel' olmaktan çıkar, büyür, çoğalır, ve 'genel' hale gelir.
Bugün Türkiye'de, daha 'kibarca' söyleyeyim, 'doğru olmayan' sözlerle konuşmak genel kural haline geldi.
Örneğin, geçenlerde Kenan Evren Kıbrıs ve toprak konularıyla ilgili ağzını açtı ve 1974'teki gelişmeleri izlemiş birinin zaten bildiği bir olguyu açıkladı: Zamanında, sonradan pazarlık etmekte kolaylık sağlasın diye fazla toprağa el konduğunu söyledi. Bunun üzerine küçük çapta bir kıyamet koptu (bu sözü Evren değil de, örneğin bir AKP'li söylemiş olsa kıyametin büyüğü, hem de nasıl kopardı). O Evren ki, ağzından dökülen her inci için ciltlerce kitap yazılabilir. Onlara hiç ses etmediler, kırk yılda bir söylediği 'doğru' söze, 'doğru' olduğu için çok kızdılar.
Geçenlerde bir köşe yazarı, Dışişleri Bakanlığı gibi bir makamın doğru söylemeye yatkın bir yer olmadığı için, 'doğrucu' olmakla suçladığı Yaşar Yakış'ı istifaya davet ediyordu: 'oturduğu koltuk, istese de istemese de yalanı gerektirir' cümlesini de kurarak.
Bu da 'yalancılık' denilen bu yeni 'meziyet'e, doğrusu şaşılacak kadar içten ve 'doğrucu' bir methiye!
Zaten 'doğru' olmadığını kendimizin de bildiği sözlerle konuşmayı ve yaşamayı tercih eder bir hale gelmişsek, bunun birinci 'etkin' sorumlusu en genel tanımıyla 'medya'dır. Bir toplumda kamusal iletişimin kanalı medyadır. Dolayısıyla bu gibi durumlarda kuralı koyan, topluma 'ölçüt' gösteren de, odur.
Türkiye'de medyanın genel durumunu biliyoruz. Dolayısıyla şu söylediğim sözlerde bir şaşırtıcılık olmadığını da görüyor ve biliyoruz. Medyada 'temayüz' etmekte olan 'şahsiyet'lerin, başka 'şahsiyetler' için söylediklerine bakın; yaptıklarına bakın; ötekilerin onlar hakkında söylediklerine bakın. Hepsine yüzde elliye, yüzde yetmişe varan
'iskonto'lar uygulayın... Kalan yüzde otuz gene dehşet verici.
Medya böyle bir durumda 'birinci etkin sorumlu'dur, ama bu durumu doğrudan doğruya yaratan olmayabilir. Rolü, 'yaratan'a yardımcılıkla sınırlı kalabilir.
Durumun asıl yaratıcısı 'siyasi otorite' veya bunun Türkiye'de taşıdığı anlamla, 'devlet'tir.
Yukarıda verdiğim iki örnek de siyaset alanından ve 'ulusal çıkarlar' denilen o kutsal, el sürülmez, ama ne olduğu da belirsiz şeylerle ilgili. Bunların o kutsallığı, tartışılmazlığı, onlar adına yalan söylenmesini de 'kutsallık' ve 'tartışılmazlık' gibi erdemlerle donatıyor ve tabii
tersini de yapıyor; yani 'yalan söylememe'yi bir kusur, bir 'boşboğazlık'
bir budalalık, gereğinde bir 'ihanet' haline getiriyor.
Bunu, işin bu kerteyi gelmesini tek başına medya yapamaz. İstemediği için, yani herhangi bir 'öznel' tavır alışından ötürü değil, gücü ve varlık biçimi buna elvermediği için 'yapamaz'. Ama bir devlet bunu sık sık yapar ve bunu yapmasının sıklığıyla orantılı bir biçimde bunun 'genel kültürü'nü de yaratır. Türkiye gibi, 'resmi görüş', 'resmi sözcü', 'resmi tarih'ten geçilmeyen antidemokratik ülkeler, böyle bir kültürün doğması, yayılması ve yerleşmesi için en elverişli ortamlardır.