'Seçenek'lerimiz

Son bir-iki gündür, geçmişten ve daha yakın zamanlardan örnekler vererek, bu toplumun başına musallat olmuş bir 'ilkellik'ten söz ediyorum.

Son bir-iki gündür, geçmişten ve daha yakın zamanlardan örnekler vererek, bu toplumun başına musallat olmuş bir 'ilkellik'ten söz ediyorum. Anlatmaya, betimlemeye çalıştığım bu 'ilkellik', insanların eğitimsiz kalmalarının sonucunda, birçok davranışlarına ister istemez sinen çeşidinden bir ilkellik olduğunu düşünmüyorum. Tersine, bu toplumun yeterli 'formel' eğitim almamış ezici kesiminin, bu eksikliğini olağanüstü bir 'feraset'le kapattığı kanısındayım.
Yani, eğitimsizlikten ileri gelen değil, eğitimle verilen ve alınan bir 'ilkellik'ten söz ediyorum. Dolayısıyla bunun çözümü (bir 'çözüm'ü olacaksa!) eğitilmemişleri eğitmekten geçmiyor, eğitimin niteliğinin değişmesine bağlı.
Ama bu, 'demesi kolay' işlerden biri, belki de birincisi.
Bir kere, değişmesi yolunda bir irade var mı? Gerçekten var mı? 'Var' diyorsak, bu irade değişmemesinden yana iradeden daha güçlü, daha etkili olabilecek mi?
İkincisi, değiştirmenin maliyeti mutlaka çok büyük olacaktır. Bu maliyeti karşılayacak gücümüz var mı? İrade olur da güç olmayabilir...
Üçüncüsü de nasıl değiştireceğimiz. 'Şikâyet'te buluşmak kolaydır. 'İşler kötü' dediniz mi herkes size katılır. Ama ne kötü, niye kötü, nasıl düzelir?.. Bunlara gelince anlaşmak zorlaşır. 'Değiştirelim' diyebiliriz, değiştirecek kaynağı da bulabiliriz: Herkesin değiştirmek istediği bir şeyler olabilir, ama hedefi ve yöntemi belli bir politika üzerinde anlaşabilir miyiz? En zoru bu gibi görünüyor bana.
Şu günlerde ortaöğretim düzeyinde 'özel okullar'a ilişkin bir yasa çıktı ve çıkar çıkmaz ateşli bir tartışma başlattı. Benimsenen tutumlar şimdiden kutupsallaşma görüntüsü veriyor; Türkiye'de normal prosedür zaman içinde uzlaşmaya değil, zaman içinde uzlaşmazlığa varılmasıdır. Genel eğilim öyledir, ama AKP iktidar olalı beri bunun kural haline geldiği bir konjonktüre girdik. Bir başka parti yapsa ses etmeyeceği işe, bu parti yaptı diye anında düşman kesilmeye hazır insanlar var.
Çarşamba günü Taha Akyol bu konuya girmişti. Şimdiye kadar savunduğu ilkelerle tutarlı olarak 'özel okullar'dan yana bir dil tutturmuştu. Ama ihtiyatlı bir dil bu, aynı zamanda: "Türkiye'de Milli Eğitim'in uzun süre merkezi ve üniter yapısını koruması gerekir" diyor.
Türkiye gibi bir toplumda, 'Hayır, gerekmez, korumasın' demek mümkün değil. Bir denetim ortadan kalktı mı, iki yöne doğru bir yırtılma başlar anında: birincisi, niteliği alabildiğine düşürmek, işi ucuzlatmak, ikincisi de kendi ideolojisinin mührünü basmak yönünde.
Ama tabii bunu söyler söylemez, kendimizi bu toplumun ezeli ikilemi içinde buluyoruz. Çocukluğumuzda dinlediğimiz masallar ya gökten düşen üç elmayla biterdi, ki bunlar 'mutlu son' kategorisinde olurdu ya da 'kötülerin cezalandırılması' söz konusu olurdu. Onun formülü de 'Kırk katır mı, kırk satır mı?' biçimini alırdı. Meğer bu masallar bize büyüdükten sonra da karşılaşmaya devam edeceğimiz 'alternatif'lerin mahiyeti hakkında ders verirmiş. Bu 'satır ve katır' formülünden daha gerçekçi az 'hayat bilgisi' almışımdır.
Çünkü, o 'merkezi ve üniter yapı' değil mi, birkaç gündür değindiğim özel ilkellik çeşidinden sorumlu olan? Ve ayrıca, bugün şu 'eğitim' alanına baktığımızda karşılaştığımız korkutucu enkazı kim yarattı, o 'merkezi ve üniter yapı' dışında.
'Beynin içi'nin denetimi hayati öneme sahip olduğu için, o denetime kimsenin burnunu sokmasına izin verilmedi. Ortada bir rakip, yoldan saptıran biri, sabotaj yapan biri yok, yok böyle şeyler. İlköğretimden yükseköğretime, o tek iradenin eseri, bütün bu olanlar. Buna rağmen, 'O yapı korunmalı' diyoruz -ne yazık ki anlaşılır nedenlerle öyle diyoruz.