Seçerken neyi seçiyoruz?

Irak'ın 'bahane'si olduğu küresel sorun karşımızda büyüyor ve bizim irademizden bağımsız olarak bizi de tavır almaya zorluyor.

Irak'ın 'bahane'si olduğu küresel sorun karşımızda büyüyor ve bizim irademizden bağımsız olarak bizi de tavır almaya zorluyor. İlk ağızda görülen 'yol çatı', en dolaysız konuyla ilgili: "Bu savaşta yer almaya
'evet' mi, 'hayır' mı?" Ama bu soru sorulduğu anda, onun iç içe geçtiği ikinci soruyla karşılaşıyoruz: 'Amerika mı?..' Alternatifini şu anda tam formüllendirmek zor; kestirmeden, 'Fransa ile Almanya' diyebilirsiniz.
Ama Rusya ile Çin de o tarafta. Oradalar da, onları Fransa ve Almanya ile aynı grupta görmek kolay değil. Hem ayrıca, böyle lkeleri 'özne'leştirerek sayacaksak, orada daha birçok ülkenin de bulunacağını söyleyebiliriz.
Bir bütün olarak 'Avrupa'nın orada olduğunu söyleyemiyor olmamız ayrıca düşündürücü bir durum.
Ama biz 'seçmeler' listemize devam edelim. İkilemi, bir yanda Amerika, öbür yanda Almanya ile Fransa bulunmak üzere kurduk, diyelim. Burada yapacağımız seçme, adı geçen ülkelerle ilgili bir seçmeden ibaret değil elbette; onların, şu anda almış oldukları tavırlarla, yaklaşık olarak temsil ettikleri ilkeler ve üsluplarla ilgili bir seçme.
'Yaklaşık' diyorum, çünkü bu kargaşalıkta neyin ne olduğu hâlâ çok belirgin değil. Almanya ile Fransa'nın tavrı ne kadar 'ilke' saygısının sonucu, ne kadar 'reel-politik' henüz çok belli değil. Buna karşılık, şu an Bush'un yerine getirdiği 'temsilcilik' Amerika'nın bütününü temsil ediyor mu ya da ne kadar süreyle temsil edecek, o da çok belli sayılmaz.
Bütün bu belirsizliklere rağmen, bence 'belirli olanlar' ağır basıyor. Yani, 'bilinçli bir seçme' yapmak için yeterli veriye sahibiz.
Bu 'seçme', şüphesiz, yalnız Irak'ta somutlaşan konjonktürel bir durumla sınırlı bir şey değil; bunun da bilincindeyiz. Bu 'seçme', gelecekte nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizle ilgili bir seçme.
Burada Bush'un temsil ettiği tavrı ve üslubu seçmek, yalnız 'kuvvetlinin yanında yer alma'yı seçmek değil, 'kuvvetlinin dediğini yaptırdığı bir dünyada yaşama'yı seçmek; Bush'un 'hukuku, kuvvetli yapar' de facto dayatmasının var oluşun temel kuralını koyduğu düzeni ebedi düzen olarak benimsemektir. Türkiye gibi, ama bu kararı vermiş Türkiye gibi bir ülke için bu, bugün kuvvetlinin yanında yer alarak gelecekte kendine yer kapma özlemidir. Ama onun gerisinde, 'kuvvetlinin kendisi olmak' özlemi de yatmaktadır.
Bizim genelgeçer, hatta şu aşamada eni konu egemen siyasi kültürümüzde bu çirkin bir şey değil, tersine, çoğunluğun kulağına pek hoş gelen, güzel bir şey. 'Ormanın arslanı olmak için, önce orman kanununun egemen olmasını destekleyelim.'
Öteki alternatif, 'hukukun egemen olduğu bir dünyada yaşayalım' ilkesi, şu anda bu ülkede 'söz söyleme' ve 'karar verme' mercilerinin tepelerini tutan zevat açısından, istenilir, beğenilir, kabul edilir bir şey değil.
Bazıları, kendilerinin böyle düşünmesinin, böyle düşünmekten vazgeçmemesinin sorumluluğunu, 'başkaları'na atacaktır. Yani, ne kadar kötü olursa olsun, dünyada 'kaba kuvvet'le sonuç alma imkânları ve bu imkânları kullanmaya hazır birileri varsa, biz buna karşı hazır bulunmalı ve onlardan daha kuvvetli olmalıyız.
Ama, 'kaba kuvvet/hukuk düzeni' ikilemi karşısında bu 'inandırıcı' argümanı kullanmaya devam ettiğimiz sürece, 'hukuk düzeni' ihtimalinin ihtimal olmaktan çıkma ihtimaline karşı da kapıyı kapatmış oluruz.
Çünkü, bu argümanı öne sürenlerin çoğu, o 'suret-i haktan' argümanın gerisinde, zaten o kapının kapalı tutulmasını isteyenlerdir.
Irak'ta somutlaşan durum karşısında Bush yönetiminin bu biçime soktuğu ikilem ve burada yapılacak seçme, son kertede, nasıl bir medeniyet istediğimizle ilgili bir seçme.