Seküler 'fundamentalism'

Gellner'in 'Kemalism' makalesini tanıtarak yazdığım bu küçük dizinin son yazısına geldim.

Gellner'in 'Kemalism' makalesini tanıtarak yazdığım bu küçük dizinin son yazısına geldim. Burada, bu önemli toplumsal bilimcinin bir keskin gözlemini aktarmak ve bunu değerlendirmek istiyorum.
Türkiye'ye gelişinde Gellner sebeb-i ziyareti olan toplantıda oturuyor ve çevresinde olanları izliyor.
O sırada bir grup 'aydın' gazetede bir bildiri yayımlamış ve 27 Mayıs darbesini desteklemiş. Toplantıda konuşan biri, bu bildirinin bir 'Kemalist fetva' olduğunu ileri sürerek eleştirmiş. Bir başkası da kürsüye fırlayıp bunun niçin gerçekten bir fetva olamayacağını açıklamaya başlamış.
Gellner, açıklamanın ne olduğunu hatırlamıyor. Ama üslubu hatırlıyor. "Bu önermeleri sıralayan insan belli ki sadece Kemalizm'in âlimi (bunu Türkçe şekliyle yazmış) değildi; eskiden kalma, olması gerektiği gibi bir
âlim'di," diyor. Buradan da şu çok önemli sonuca varıyor: "Bu olay benim gözümde bir süredir kuşkulandığım bir şeyi pekiştirdi: Kemalizm'in formüllendiği ve kucaklandığı ruh, en azından birinci kuşak için, Yüksek İslam'ın bir çeşit devamıydı. O ruh, yeni öğretiye yüklenmişti.
İçerik yeniydi, ama biçim ve ruh yeni değildi."
Bu metafora sık sık yer vermiş Gellner. Şöyle cümleler yazabiliyor: "Seçim kazananlar fazla ileri giderse, ordu, Kemalist sünnet'in koruyucusu olarak, geleneğe ihanet eden baş haini asabilir." Ya da şöyle: "Toplumun ve devletin modernizasyonu konusuna duyulan bağlılıkta, hem Osmanlı'yı, hem de Kuran'ı hatırlatan bir nitelik var."
Ben de yıllardan beri zaman zaman bu temayı canlandırırım. İnsan, düşüncesinin içeriğini görece kolay değiştirir. Düşünme tarzını, yönetimini kolay kolay değiştiremez. Hayatımda çok 'düşünce değiştiren insan' gördüm. Düşünme tarzını değiştirmş olana henüz rastlamadım. Çünkü o 'tarz' dediğimiz şey, Freud'un 'bilinçdışı' gibi, düşüncenin nesnesi olamayacak bir derinlikte saklıdır. Ona, bilincimizle, kolay kolay uzanamaz, erişemeyiz. Onun farkında olmadan onunla düşünmeye devam ederiz. Yüzyıllar boyunca total ve totaliter bir ideolojinin çıkarsamalarıyla (dedüksiyonlar) düşünmeye ve konuşmaya alışmış bir toplum ve onun âlim'leri, öyle üç-beş yılda bambaşka bir tarzda zihinlerini çalıştırmayı öğrenemezler.Bu genel nedene bağlı olarak, Türkiye'de Kemalizm hızla
'alternatif din' haline geldi. Bugün de öyle.
Lise son sınıfta Tahir Alangu edebiyat hocamızdı. Kasım ayında ödev olarak Atatürk üstüne yazı yazdırdı. Ben bu ayinsel ilişki biçimi üstüne yazmıştım. Onun hakkında şiir okurken sesimize verdiğimiz yapay bağırtkanlıktan daha bir yığın törensi ve başkalarına kendimizi kanıtlamaya yönelik tezahürün, bir olgu karşısında serinkanlı düşünme imkânını ortadan kaldırması ve buna benzer bir şeyler. Meğer Tahir beyin planları varmış. "10 Kasım'da öğrenciler adına konuşmada bunu okursun" dedi.
Öyle yaptık. Tören bitti, sınıflara çıkıldı, derse başlandı. O saatte bizim sosyoloji dersi vardı. Hoca geldi, bana iltifatlar etti, söylediklerimi çok beğendiğini anlattı. "Ama" dedi, "Atatürk hakkında niçin oturarak konuştun? Ayakta konuşman gerekmez miydi?"
Bundan bir-iki yıl önce bir Alman vakfının düzenlediği, benim de konuşmamı istediği, Kemalizm'in yeniden değerlendirilmesi konusunda odaklanan bir paneli hatırlıyorum. Konusu gereği emekli subayların (herhalde emekli olmayanların da) rağbet ettiği bir paneldi -Ankara'da. Panelistlerden sonra söz alıp kendi özel konferansını irad eden bir emekliyi hatırlıyorum: "Ana rahminden daha doğmamış bebeğin beynine Atatürkçü düşünceyi kazımamız lazım" diye bağırıyordu.
Bu, şimdi, sekülarizm! Laiklik, bu!
Düşünce eleştirel olmayacaksa, her türlü dogmadan, imandan bağımsız, kendi özgür yolunda yürüyüp, kendi önermelerini üretmeyecekse, 'düşüncenin sekülarizasyonu' hem gereksizdir, hem de zaten mümkün değildir.
'Incantation' tonlamalarıyla düşünceler tartışılamaz. Beyne kazınmış düşünceler de düşünce filan değildir.
Ama Türkiye vaktinde yaşayamadan dışında kaldığı Aydınlanma'yı, olan modernizasyonun özellikleri gereği, modernizasyon sürecinde de yaşayamadığı
için, şu anda da, rakip 'fundamentalism'ler arasında asılı duruyor.
Neyse ki, toplumun büyük çoğunluğu, inandığı şeyin 'köktenci'si değil. İstikrarı -olduğu kadar- sağlayan da aslında bu.