Sembol

Edebiyatta 'sembol' dediğimiz şey, kendinden başka nesneyi temsil eder. Ancak bunun nasıl bir 'temsil' olduğuna dikkat etmek gerekir. Günlük konuşmada 'sembol' kelimesini (ya da 'simge' diyelim) genellikle biraz yanlış kullanıyoruz.

Edebiyatta 'sembol' dediğimiz şey, kendinden başka nesneyi temsil eder. Ancak bunun nasıl bir 'temsil' olduğuna dikkat etmek gerekir. Günlük konuşmada 'sembol' kelimesini (ya da 'simge' diyelim) genellikle biraz yanlış kullanıyoruz. Örneğin bütün bulmacalarda karşımıza 'altının simgesi', 'gümüşün simgesi' gibi sorular çıkar.
'Au'yu görünce (Latince 'altın' demek olan 'aurum'un kısaltması) aklınıza yalnız 'altın' gelir. Nesne ile onu temsil eden şey arasındaki ilişki böylesine kesin bir hale gelince, buna 'simge' değil, dünkü yazıda anlattığım gibi, 'alegori' deriz.
Fransız Sembolistlerinden önce gelen İngiliz şairi William Blake'den bir örnek vereyim: 'Hasta Gül' adında, kısacık bir şiiri var, iki cümlelik bir şey: Paldır küldür, şiirselliğine bakmadan çevirince şöyle bir şey çıkıyor: "Ey Gül, hastasın sen!/Geceleyin, uluyan fırtınada/uçan görünmez tırtıl,/Bulmuş, al kırmızı zevkler yatağını senin,/ve karanlık, gizli aşkı/senin hayatını kemirip yok ediyor."
Dün alegorinin örneği olsun diye, ortaçağın 'Gül'ün Romanı'na değinmiştim. Orada bir gül, burada da bir gül. Oradakinin neyi temsil ettiği çok açık: herhangi bir genç 'leydi' o... Bütün genç leydilere nasıl davranmaları gerektiğini öğreten biri. Ya buradaki gül? Bunun da bir kadın olduğunu tahmin edebiliriz, biraz anlatımdan, biraz da (ama daha çok) 'gül' zihnimizde yer etmiş çağrışımlardan. Tırtıl ('worm', 'kurt' diye de çevrilebilir, ama o zaman öbür kurtla karışır) İngilizcede 'eril' zamirle anlatılıyor. Onun ne olduğunu anlamak daha da zor. Yıkıcı, yok edici bir aşk ilişkisi anlatılmış. 'Kırmızı gül', 'yatak' gibi kelimelerle
güçlü bir cinsellik iması da şiire konmuş. Ama bunların ötesinde 'şu şudur, bu da budur' diye kesin yorumlara gitmemize imkân verecek hiçbir şey yok.
'Simge' böyle bir şey, işte. Bir metnin bütün kelimelerinin oluşturduğu bir bağlam içinde o da kendi anlamını kazanıyor.
Ama bu anlamın ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemiyoruz. Bu bakımdan, alegorinin tam karşıtı bir işleyiş görmüş oluyoruz.
Yani 'sembolizm' de, 'alegori' de, bir şeyin bir başka şeyi temsil etmesi temelinde birleşirler. Ama zaten bu dediğim olmasa edebiyat da olmazdı. Edebiyatın bize 'genel hayat' hakkında bir söz söylemesinin yöntemi budur: Bir şeyin, kendinden başka şeyleri de temsil edebilme potansiyeli.
Ama bu temelden sonra ortaklık biter: Alegori, bilinen bir şifreyle hemen çözeceğimiz bir mesaj verir; sembolün ne dediğini zamanın sonuna kadar tam olarak bilemezsiniz, ancak ona yaklaşabilirsiniz.
Dolayısıyla bu iki yöntem, neredeyse iki ayrı dünya görüşünün, iki ayrı kültürün ürünüdür. Bu kadar köklü olunca, 'iki ayrı mizacın' da diyebilirsiniz. Bir insan tipi vardır, durmadan simgeyi alegoriye çevirir
-ya da çevirmek üzere uğraşır. O, hayatında kesinlik isteyen bir 'insan tipi'dir. Kesinlik tabii bir ölçü gerektiren bir şeydir: adına dünyayı sıraya, sisteme sokacağımız bir 'büyük değer' gerektirir; bir din, bir millet, bir dava! Bu 'büyüklük' de, kaçınılmaz olarak, kendine inananlara, her durumda kullanabilecekleri bir 'şifre' verir.
Böylece, hayatı bu 'şifre'ye uydurursunuz. Şifreniz kesindir, çünkü tanım gereği her şifre kesin olmak zorundadır. O kesin şifreyi uygulaya uygulaya, hayatın kendisinin de böyle kesinliklerle dolu olduğuna inanmaya başlarsınız.. hayatın kesinliklerle dolu olduğuna ve sizin de bütün
bunları bildiğinize.
İşte o zaman felaket başlar.