Şiddet

Bir süreden beri, geleneksel baskıcı yapımızın toplumun bugün edindiği biçim üzerindeki dolaylı etkilerine sağından solundan değinen yazılar yazıyorum.

Bir süreden beri, geleneksel baskıcı yapımızın toplumun bugün edindiği biçim üzerindeki dolaylı etkilerine sağından solundan değinen yazılar yazıyorum. Bu değindiğim (aslında rastgele değindiğim) şeylere şimdi topluca bakınca, o yazılarda doğrudan adı söylenmemiş bir şey, bir ortak payda olarak varlığını gösteriyor. Yılbaşında 'aç aç'tan 'burası Türkiye'ye geçiş yapan ve yabancı kadınlara tacizlerini 'Onuncu Yıl'la taçlandıran yılbaşı gençliği veya 'polis-adliye servisi'nde yazı yırtan 'şef'; birkaç gündür gazetelerin duyurduğu 'Kurban Bayramı' sahnelerini yaratanlar ya da heykel kıranlar vb... Dediğim ortak payda, şiddet.
Şiddet, toplumun şu gelişmesi, bu başarısı ile azalmıyor, gerilemiyor. Tersine, her türlü gelişmeye ayak uyduruyor, bütün yapılarla birlikte varoluyor, kendini koruyor.
Taciz ya da ırza geçme gibi bizde bolca rastlanan bir olgu, anlatmak istediğim şeyin doruk noktası, simgesi, amblemi, her şeyi. Bir kadına başka türlü yaklaşamayan, istediğini, içinden geçirdiğini anlatacak başka dil bulamayan, kendinden böylesine korktuğu için ancak bir 'canavar' olabilen insanlar, bunların varlığı ve çokluğu, gerçekten korkutucu.
Kendi başına bütün somutluğunun, özgüllüğünün yanı sıra aynı zamanda simgesel de görünüyor bana, çünkü varolan bütün insan insana ilişkilerde göze çarpan davranış biçimlerinin de sırrını çözecek bir şifre gibi.
Sözgelişi, çiçeği burnunda gazeteci adayının yazısını yırtıp atan şefin davranışında açıktan açığa bir şiddet yok. Bu kültüre böylesine alışmış bir toplumda 'Şiddet bunun neresinde?'
diye tepki gösterebilir o şef!
Oysa, düpedüz şiddet. Bütün canlılar arasında bir tek insana özgü olan 'konuşma' yetisini durduruyor, onun yerine bir jesti ('yırtma') koyuyorsanız, bu şiddet uygulamaktır. 'Şurası eksik, burası yanlış olduğu için iyi değil. Bunları düzelterek yeniden yaz' demediği ya da diyemediği için yırtmak, kendi başına şiddettir; ama bu 'jest' bununla da kalmıyor: 'Ben senin üstünüm. Senden güçlüyüm. Ben senin yazdığını yırtarım. Bana itiraz edemezsin. Dediğimi yapmak zorundasın. Ben senden memnun kalıncaya kadar bana uyacaksın.' Bu mesajı da veriyor. Bu 'eğitim'i...
Bu mesajı bu 'jest', falan davranış, öte yandaki bilmem hangi eylem de verdiği içindir ki, 'ırza geçme' eyleminin bütün bu davranışların şifresini taşıdığını söylüyorum.
Gelgelelim, 'simge' olmak başka, bir şeyin gerçek temeli olmak başka. 'Irza geçmek' bir davranış biçiminin içinde barındırdığı psikolojik bozuklukları ('frustation' vb.) en üst düzeyde 'temsil' edebilir; ama kendisi ne de olsa 'arızi' bir olgu olduğu için, bütün bu davranışlara temel hazırlayan şey değildir.
Temel hazırlayan şey, görebildiğim kadarıyla, Türkiye'nin bir 'kumanda toplumu' olması ve başka toplumlar kendi tarihi süreçlerinde böyle bir konumdan uzaklaşırken Türkiye'nin böyle bir şey yapmamasıdır.
Bu terim 'kumanda ekonomisi' olarak kullanılır ve ancak belirli bir ekonomik yapılanma tipini anlatır. Ben, bilerek, daha genişletilmiş, yalnız ekonomiyi değil, bütün toplumsal ilişkileri kapsar bir şekilde kullanmak istiyorum bu terimi. Sonuçta bu dediğimin, daha yaygın bilinen 'otoriter rejim' gibi kavramlardan fazla farkı yok belki. Gene de 'kumanda' kelimesinin çağrışımlarının anlatmak istediğim şeye daha uygun olduğunu düşünüyorum.
Bu 'kumanda' konusu da ancak birkaç yazı kapsamında açılacak ve işlenecek bir konu.