'Sivil-askeri' sarkaçı

Dün başladığım konuya, Ernest Gellner'in 'Kemalizm' makalesine bugün de devam etmek istiyorum.

Dün başladığım konuya, Ernest Gellner'in 'Kemalizm' makalesine bugün de devam etmek istiyorum.
Bir ilk değerlendirme olarak, Kemalizm'in Batılılaşma hedefine bir bağıtlanma (engagement, commitment) olduğunu söylüyor Gellner. Şöyle böyle 20 yıl öncesine kadar bu söz, fazlasıyla belirgin ve bildik bir şey olduğu için, belki ciddiye bile alınmazdı. Ama aradan geçen süre içinde, kendilerini Kemalist olarak tanımlayanlar bir hayli değiştiği ve Kemalizm söylemini de değiştirdiği için, bugün bu söz epey tartışmaya yol açabilir.
Ama biz şimdi bu yeni durum üstünde durmayalım. Gellner'in bu söylediği elbette doğrudur. Cümlesinin ikinci kısmı da öyle: "...
19. yüzyılda anlaşıldığı şekliyle Batılılaşma."
Bundan ben, Batı'nın öncelikle bir güç olarak değerlendirilmesini anlıyorum. Mustafa Kemal'in de Batı'yı öncelikle gücü açısından değerlendirmesi doğaldı. Batı'nın böyle 'güçlü' olmasında, demokrasinin rolü, yakın zamanlara kadar çok fazla anlaşılmadı. Bugün bile, dünyanın pek çok yerinde yeterince anlaşıldığı söylenemez. Zaten Türkiye'de, yukarıda değindiğim, Kemalizm'in Batılılaşma değil, Batı'ya karşı direnme (yani tam karşıt biçimde anlamlandırma) olarak görülmesi olgusu da bunun bir sonucudur. 'Yeni Kemalistler'imiz, Batı'nın 'demokratikleşme' anlamına geldiğini ve bunu başka türlü yapmanın mümkün olmadığını net bir şekilde kavrayınca, Batı'dan vazgeçtiler.
Gellner, Türkiye demokrasisini överken, zaaflarını da görüyor, demiştim. Bu konuda, Mark Twain'in fıkrasını hatırlatarak bir espri yapıyor: Mark Twain, "Sigarayı bırakmak sanıldığı gibi zor bir şey değildir. Ben kaç kere bıraktım" demiş. Gellner, "Türk subay sınıfı demokrasiye büyük bağlılığını kanıtladığını söyleyebilir" diyor; "Şimdiye kadar kaç kere onu yeniden kurdu. Başkaları demokrasiyi bir kere ortadan kaldırır. Türk ordusu bunu durmadan yapıyor."
Özellikle 12 Eylül'ün sonuçlarını görmeye başlayıncaya kadar ben de Gellner gibi düşünmeye yatkındım. Hatta Lenin'in 'ikili iktidar' sözünü onun kullandığı anlamından çıkarıp bizim duruma uyarlamıştım: burada, alışmaya çalıştığımız, parlamenter süreçle belirlenen bir 'iktidar' biçimi vardır; bir de, öteden beri çok daha alışık olduğumuz, büyük ölçüde
'askeri iktidar'. Tanıdık seslerle, görüntülerle (sokaktan geçen tankları seyrederken radyoda Hasan Mutlucan'ın türkülerini dinlemek gibi) geldiğini ilan ettiği zaman, çok fazla yadırgamadan, kendimizi hemen uydururuz onun akışına.
Gellner, başka ülkelerde de, ülkeye el koyan general veya albayların (cunta tipi de bizde farklı olmuştur-'albay' tarzı Aydemir'le birlikte gündemden çıkmıştır), 'ilk fırsatta' rejimi sivillere devretmeye söz verdiklerini, ama genellikle bu sözü tutmadıklarını söylüyor. Türkiye'deki kuraldışı özellik, bunu inanarak söylemeleri ve sonra sözlerini tutmaları, diyor.
Ben, Türkiye'nin, toplam yapısı, tarihi birikimi ve potansiyelleri çerçevesinde, demokrasiyle yaşayacak, daha fazla demokrasiyi sindirebilecek ve bundan yararlanmayı bilecek bir toplum olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede, demokratik rejime dönüş, 'son darbe'yi yapmış subayların öznel amacı, kişisel tercihi vb. olmaktan çok, bu yapının gerektirdiği bir şey.
Ama Türkiye'nin yapısı, birikimi vb. demokrasinin kusursuz bir biçimde işlemesini sağlayacak kadar güçlü de değil. Gene birtakım subayların iradesinden bağımsız olarak, bu zaaf, tekrarlanan darbeler kalıbına imkân veriyor.
12 Eylül, böyle düşünmeyi zorladı. Şişenin yarısı 'dolu' mu demeli, 'boş' mu? 'Darbe olması bir yere kadar önemli, ama birkaç yılda sivil rejime dönülmesi daha önemli.' 12 Eylül'e kadar böyle düşünür, yani 'Şişenin yarısı dolu' derdim. Ama 12 Eylül 'sivile bırakmama' iradesi olarak biçimlendi ve son 20 yıldır biz bu durum içinde yaşıyoruz. Asker, sivil, herkes buna alıştı ve bu durum asker, sivil, pek çok kişiyi rahat ettiriyor, mutlu yaşatıyor.
Ama Türkiye'nin olabileceği toplum olmasını engelliyor. Türkiye'nin bir aşamada kendine biçtiği misyonu başarmasının önüne geçiyor.