'Siviller' kimler oluyor?

İsmet Berkan dünkü (4 Temmuz Cuma) yazısında Milli Güvenlik Kurulu'nun bütün öteki güvenlikle ilgili örgütlenmeler arasındaki yerini ve farklılığını uzun uzun (ama konunun kendi cesametine göre, gene çok kısa biçimde) anlattı ve bir soruyla bitirdi.

İsmet Berkan dünkü (4 Temmuz Cuma) yazısında Milli Güvenlik Kurulu'nun bütün öteki güvenlikle ilgili örgütlenmeler arasındaki yerini ve farklılığını uzun uzun (ama konunun kendi cesametine göre, gene çok kısa biçimde) anlattı ve bir soruyla bitirdi. MGK'nın şimdiki gidişata göre, bu işlevleri sona ererse, siviller bu boşluğu doldurabilir mi? 'Her şeyi herkes adına düşünen ve uygulayan 'derin devlet'ten vazgeçmeye hazır mı siviller?'
Bu soruya karşı otomatik refleks 'hayır' demektir. Hem zaten soruyu 'gelecek zaman kipi'nde sormaya da gerek yok. Daha şu anda bir dolu yazar bunun nasıl bir felaket olduğunu anlatıyor. Çeşitli kurumlarda çeşitli 'siviller' böyle bir Türkiye'nin mahvolacağını her fırsatta belirtiyor.
Fakat, İsmet'in sorduğu soru üstüne, soruya sağından solundan bakarak düşünürken, bu 'sivil' kavramının belki de çok doğru kullanılmadığı -veya tanımlanmadığı- ihtimali akla geliyor.
Gündelik bilincimize yerleşmiş bir şeydir: 'darbe kışkırtıcılığı yapan siviller'den dem vururuz; 'Askerden daha askerci siviller var' deriz. Sahiden de vardır ve onun için gündelik bilincimize yerleşmiştir.
İyi de, bunlar 'sivil' mi?
Eskiden çalıştığım bir kurumda biri vardı. 27 Mayıs olunca, yedek subaylıktan kalma üniformasını giymiş, Beyazıt'taki kutlamaya ve çalıştığı kuruma bu kılıkla gelmiş. Şimdi, böyle bir insan, 'sivil' mi?
Gene gündelik ideolojimizde bu 'asker-sivil' ayrımını her dem taze tutma yolunda çaba gösteririz. Herhangi bir dilde, birbirine hiç yaklaşmayacak, hep karşıt kalacak 'iyi' ve 'kötü' kavramlarını ifade edecek kelimelere ihtiyaç olduğu gibi, bizim dilde de 'asker/sivil' ayrımına ihtiyaç vardır. Çünkü kültürümüzde bu ayrımı gerekli ve yararlı kılan yapılanmalar vardır.
Buna rağmen, söz konusu ayrımı olduğu gibi alıp kabullenirsek, buradan doğru bir teorik analize gidemeyeceğimiz kanısındayım. Söz konusu sorun, birbirinden neredeyse türsel olarak (çünkü egemen ideoloji öyle istiyor) ayrılmış, 'asker' ve 'sivil' ismiyle müsemma iki farklı cins insan arasında sıkışmış bir şey değil. Söz konusu sorun, insanlarda değil sistemde biçimleniyor, orada temelleniyor. Bir sistemden yana olanlar var, olmayanlar var. Bu 'olan' ve 'olmayan' ayrımı da, sonuçta öteki ayrımı kesiyor. Şu anda Türkiye'de çalışan sistem, evet, 'asker' kesimine ciddi bir öncelik tanıyor. Ama yalnız ondan ibaret değil ve muhtemelen kesimin tamamını aynı biçimde kapsamıyor. Sistem, son analizde, 'asker'in yanı sıra sistemin 'sivil'ini de üreten ve kısmen ona da dayanan bir sistem.
'Sistem, sistem' dediğim, sonuçta, bu toplumun geleneksel düzeni. Dünyada 'modernleşme' başladığından beri, burada buna uymak için izlenen, başlıca özelliği 'otoriteryen' olmak olan politikalar bütünü. Genel tarihin empoze ettiği değişim ve adaptasyonlarını, özünü koruyarak yapmış bir sistem. Dolayısıyla burada denenmiş olan, bilinen düzen bu. Asker veya sivil kadrolarını da yetiştirmiş. 'Kurulu düzen' olmanın bütün avantajlarına sahip.
Hal böyle olunca, bu düzenin, üstüne üniforma giymediği için adına 'sivil' dediğimiz kadroları, elbette ki 'derin devlet'ten vazgeçmeye hazır olmayacaklar. Vazgeçmek bir yana, bu düzenin değişmeden sürmesi için entelektüel ya da fiziksel her çabanın içinde olacaklar; 'darbe çağrısı' da yapacaklar (zaten yapıyorlar), darbe için 'provokasyon' da (zaten yapıyorlar).
Yani, bu kesim 'sivil' kavramını gasp yoluyla işgal etmişken, 'Siviller şöyle mi yapar, böyle mi yapar?' diye düşünerek varacağımız bir yer yok. Konuya 'Bunlardan başka sivil var mı?' sorusuyla devam edelim.