'Sol', gençliğine doyamadan...

Türkiye'de dinin uzun bir süredir -en az 80'lerin başından, yani 12 Eylül'den itibaren- 'yükselen değer' haline gelmesinin önemli nedenlerinden biri, bunun karşıtı olarak, yani 'seküler' olarak tanımlanan değerler dünyasının uğradığı çöküntüdür.

Türkiye'de dinin uzun bir süredir -en az 80'lerin başından, yani 12 Eylül'den itibaren- 'yükselen değer' haline gelmesinin önemli nedenlerinden biri, bunun karşıtı olarak, yani 'seküler' olarak tanımlanan değerler dünyasının uğradığı çöküntüdür.
Gene aynı tarihlerde solun çöküntüsünün, başlamasının değil de tescil edilmesinin de, son 20 yıllık kültürel gelişmelerde oynadığı bir 'eksi rol' olmuştur. Önce bu role kısa bir göz atalım.
1960'larda bütün dünya İkinci Dünya Savaşı'nın şoklarından ve bunu izleyen, nükleer tehditli, iki bloklu, Soğuk Savaşlı dönemin kısıtlayıcı atmosferinden sıyrılma çabasına girmişti. Bu iki 'blok'tan birinde, 1953'te Stalin öldü ve Kruşçev 1956'dan sonra iktidarı eline geçirdi. 'Barış içinde bir arada yaşama' önerisiyle havayı yumuşatmaya katkıda bulundu; 1960'ta Kennedy başkan seçildi ve McCarthy manyaklıkları Amerikan belleğinde solmaya başladı.
Türkiye'ye yenilik, gene her zamanki, ordu süzgecinden geçerek, 27 Mayıs darbesi ve onun önayak olduğu yeni Anayasa kanalıyla gelebildi. Bu zamana kadar Türkiye, Cumhuriyet'in su geçirmez/hava geçirmez, içe-dönük/dışa-kapalı, milliyetçi/zenofobik atmosferinde yaşamıştı. Yeni Anayasa ile mümkün olan yenilik, bu atmosferde yaşama şansı olmayan 'sol'du.
Uzun süre havasız kalmış bir odada, bir cam aralarsanız içeri biraz hava girer, ama giren hava kısa zamanda içerinin basık havasına intibak eder, fazla bir şey değiştirmez. Türkiye'de ne o zaman ne de ondan sonra, bugüne kadar, atmosfer değiştirecek bir hava akımı olmadı. Her zaman, 'aşırı cereyan' korkusu, temiz havayı boğdu.
Bir yenilik olarak ortaya çıkan 'sol'a karşı, Türkiye'nin geleneksel düzenini savunacak yeterince geleneksel güç vardı. Bunlar, kısa zamanda solu da kendilerine benzetmeyi başardılar. O zaman geleneksel güçlerin başlıca sloganı, 'kökü dışarıda' feryadıydı. Evet, elbette öyleydi ve bu onun en büyük gücüydü. Bugün Türkiye 'solcuyum' diye ortalıkta gezinen ve birilerine 'kökü dışarıda' diye haykıran adamlarla doldu.
Daha ilk günden eli silahlı adamlarla kuşatıldığı için, bu tuzağa kolayca düşürüldüğü için, solun insancıl, barıştan yana özünü, kitlelere göstermek mümkün olmadı. Ülkenin bu koşullarında, solu seçen insanlar, aslında bu değerler için solu seçiyordu. Ama var olan koşullar, insanları bambaşka yönlere çekiyordu. Gene bu koşullarda, ne olduğunu açık seçik görmek de neredeyse imkânsızdı. 'Sosyalizm' kavramı 'anti-emperyalizm'le ve o da geleneksel yabancı düşmanlığıyla, 'devrim' kavramı 'sol cunta' ile 'demokrasi' kavramı 'benim kazanmamı kolaylaştıracak sistem'le özdeşleşti.
80'de 'solun çöküntüsünün, başlamasının değil de tescil edilmesinin' diyorum.. bu nedenle.
80'de dünya da başka bir evreye giriyordu: 'Reagan-Thatcher-Kohl' çağına... Kazanma hırsının vahşileştiği, 'sosyal adalet' idealinin ya bir hain ya da bir soytarı gibi görüldüğü, siyasi sağcılığın her türlü kompleksinden arınarak şahlandığı bir çağ.
Biz tabii buraya da askeri süzgeçten geçerek gelecektik. Bu yeni süzgecin uygun adamı Kenan Evren'di.
Statükonun korunmasından başka bir kaygısı kalmamış bir resmi kadro ve onun resmi ideolojisi. Bir 'dünya görüşü' sahibi olmayı potansiyel suç sayan bir zihniyet. Her durumda içi tamamen boşalmış kalıplar ve klişelerle konuşan ve bunları kullanmayanlara derin bir kuşkuyla bakan, dünya gibi kendisinin de ne olduğunu anlamaktan aciz bir muhafazakârlık. 80'lerde 'yükselen değer' olarak topluma sunulan, daha doğrusu empoze edilenler, bunlardı.
Tabii, Özal dönemine geçince, Reagan-Thatcher-Kohl döneminin uluslararası planda en önemli, başat özelliği, vahşi kazanç hırsı, Türkiye'de de kendi kulvarını yarattı.
Buna karşı direnecek bir 'sol' yoktu. 'Sol', kendi içindeki 'sivil toplumcular'ı lanetlemek ve ayıklamaktan daha ciddi bir misyon göremiyordu.
Onları izleyenler şimdi Ülkü Ocakları'yla vatanı koruyor.