Son MGK

Bir MGK toplantısını da, 'hamd olsun, hayırlısıyla, kazasız belasız' denilen biçimde, atlatmayı başardık.

Bir MGK toplantısını da, 'hamd olsun, hayırlısıyla, kazasız belasız' denilen biçimde, atlatmayı başardık. Bir süreden beri, buna 'başarı' demeye de alıştık zaten. Borsalar oynamadı -akşamın haber bültenlerinde, günün haberciliğinin gereği, bu konu da ayrıca ele alındı, uzmanlara soruldu; 'MGK toplantısından sonra doların ve faizlerin yükselmesi bekleniyor mu?' denildi, beklenmediği anlaşıldı. Ben, Sedat Ergin-İsmet Berkan-Fikret Bila üçlüsünün programını izliyordum. Oradan, MGK toplantılarına 'saat ayarı' yapıldığını, açıklamanın çıkacağı vaktin, borsaların kapama saatinden sonraya kaydırıldığını öğrendim.
Bütün bunların gerçeküstü bir senaryo filan değil de, gündelik, olağan gerçekliğin ta kendisi olduğu bir ülkede yaşamanın kendine özgü güçlükleri var tabii.
İzlediğim programda ve zaten bütün programlarda ve bütün yazılı basında, MGK'yı meydana getiren öğeler, yani hükümet ile Silahlı Kuvvetler arasında, ne yakında ortaya çıkmış ne de yakında çözülmesi beklenen bir gerginlik olduğu, bilinen, sıradan bir olgu olarak ele alınıyordu. Söylenen her şey, bu veriye göre söyleniyordu.
Cumhurbaşkanı'nın da Silahlı Kuvvetler tarafından bulunacağı varsayılan bu gerginliğin tırmanması durumunda, söz konusu öğelerden hükümet üyelerinin değil, öteki tarafın ne yapacağı tartışılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, başka türlüsü görülmediğine göre, normali buydu tabii. 1982 Anayasası ile gücü ve yetkileri olağanüstü artmış MGK (tabii onun askerlerden oluşan kanadı), bu anlamda değişmez, yekpare bir blok olarak orada oturur. Karşısında bir dönem şu, öteki dönem bu partinin veya partiler koalisyonunun kurduğu bir hükümetin belirli bakanları, sınava çıkan öğrenciler havasında, gelir ve hesap verir. En azından şimdiye kadar medyanın bu kuruluşun toplantılarını algılama ve yansıtma üslubu böyle.
Son durumda da, konu, aynı terimlerle tartışılıyordu. 'İrtica'dan yana olduğu şüphesi altında bulunan bir hükümet var ve MGK'da öyle olmadığını kanıtlamakla yükümlü. Hepimiz bunun böyle olması gerektiği konusunda fikir birliği içindeyiz. Tarafları bu verili tanımları içinde kabul etmişiz. Tartıştığımız konu, hükümetin bu suçlamaları hangi ölçüde hak ettiği, MGK'nın hükümete bu seferlik hoşgörü gösterip göstermeyeceği vb.
Oysa bütün bu olayda, bu ilişki biçiminde, bu ülkeyi demokratik dünyadan ayıran bir dengesizlik, daha doğrusu, yanlış bir denge var. Bu öyle basit, önemsiz bir konu da değil. AB, Türkiye için önemliyse, bu 'askeri demokrasi' biçimi de AB için önemli.
Bu denge ya da yanlış denge, AB olsa da, olmasa da, bu toplum için ve herhangi bir toplum için bir sağlıklılık belirtisi değil. Bugün AKP, dün başkası, yarın gene başkası, hakkında söylenen şeyleri yapmaya gerçekten niyetliyse, bunu durduracak güç toplumun kendisi olmalıdır.
Her toplum, çocukları için bir 'büyüme yaşı' kabul ediyor. 'Bundan sonra, bağımsız ve kendinden sorumlu olur' diyor. Toplumların da bir 'rüştünü ispat etme' süresi vardır. 40 yaşında bir adamı elinden tutmuş geziyor,
'Dondurma yeme, üşürsün!' veya 'Bisiklete binme, düşersin' diyorsak, bu durumda bir anormallik var. 40'ına gelmiş adamda mı anormallik, yoksa büyümesini kabul etmeyen ve buna izin vermeyen ebeveyninde mi, onun da ayrıca tartışılması gerekir. Bir toplum için de böyle sıkı ve mutlak bir vesayet altında yaşamak anormal, kabul edilemez bir şeydir.
Geçen gün bir arkadaşım, vaktiyle her yere dağıtılan 'Milli Güvenlik Bilgisi' adlı kitaptan, 'milli menfaat' tanımını aktardı bana: "Devlette karar yetkisini haiz grubun, milletin bekası için gerekli olduğuna inandığı hususlardır." Buymuş 'milli menfaat...'
Yaşadığımız her olay bizi yeniden bu noktaya getiriyor: bu gibi kurallar ve anlayışlar içinde yaşamaktayız. Hayatımızın temelleri bu gibi anlayışlar. Bunlardan hoşnut muyuz? Bunlarla yaşamaya devam etmek istiyor muyuz?