'Soyut'tan gidelim biraz

Evrende bütün sistemler kendilerini olduğu gibi yeniden-üretmeye çalışır.

Evrende bütün sistemler kendilerini olduğu gibi yeniden-üretmeye çalışır. Statik bir sistem, sözgelişi bir köprü veya hatta bir tuğla yığını da böyledir (olduğu gibi durdukça kendini yeniden-üretir), dinamik sistemler de. 'Dinamik' dediklerimizin 'biyolojik' olanları ve olmayanları vardır. Elbette işleyişleri çok daha karmaşıktır. Ama son analizde onların da yaptığı, hem kendilerini oluşturan öğeler arasındaki ilişkileri, hem de kendileriyle dışlarındaki dünya arasındaki ilişkileri, olduğu gibi yeniden-üretmeye çalışmaktır.
Son derece karmaşık bir bütün olan 'toplum' da sonuçta bir 'sistem'dir, ama kendi içinde birçok 'sistem' barındırır -karmaşıklığı da bundan ileri gelir. Pek çok zaman, bu sistemler birbiriyle çatışma durumuna girebilir. Çünkü biyolojik organizmalar veya toplumsal sistemler, kendilerini olduğu gibi yeniden-üretmek için ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, hayatın onlardan daha baskın yasası, değişim'dir. Değişim bütün sistemleri yıpratır, eskitir (kimilerini daha yavaş, kimilerini daha hızlı).
Türkiye'de bugün 'egemen' olan 'sistem (buna, isterseniz 'bütün sistemleri belirleyen sistem' diyelim) dünyada 'ulus-devlet sistemi'nin egemen olduğu çağın belirli bir döneminde, belirli güçlüklerle mücadele ederek ortaya çıktı ve sonuçta bütün güçlüklere rağmen, dünyanın gidişi içinde yeri olduğu için, ülkede egemen olmayı başardı.
Başka yerlerde de olduğu gibi, Türkiye'deki bu 'sistem' bir yanıyla evrenseldi; bütün dünyanın 'sosyo-politiko-ekonomik' olarak bu örgütlenme modelini seçtiği (çünkü o sayılan düzeylerin o günkü işleyişi bu örgütlenme
tipini olabilecek en 'rasyonel' örgütlenme tipi haline getiriyordu) bir çağda, gecikerek de olsa, kervana Türkiye de katılmıştı. Ama bu evrenselliğinin yanı sıra, kervana 'Türkiye' olarak katılmanın içerdiği özellikleri de taşıyordu.
Biz bu özellikleri hep abartmışızdır. Hepimizin zihnine yerleşmiş klişeler, örneğin 'Biz bize benzeriz' ya da 'Türk'ün Türk'ten başka dostu yok', benzersizliğimizi vurgulamak üzere söylenir. Oysa bu sözlerin benzerleri Yugoslavya'da, Bulgaristan'da, Macaristan'da vb., özellikle de benzer koşullarda ulus-devletini kurmuş ülkelerde ha bire söylenmektedir. Yani, 'kimseye benzemediğimiz' inancı, oldukça 'evrensel' bir inançtır ve biz bunu dile getirmekle 'herkese benzeriz.'
Bizim ulus-devletin 'zor' dediğim (ama kimseninki de öyle çok kolay olmamıştır) 'oluşum koşulları', oluşum tamamlandıktan sonra da devam etti. Daha doğrusu, 'zor koşullar'ın kendileri değil, bunun anısı ve ideolojik etkisi devam etti. Ulus-devlet olarak Türkiye'nin yeni dünya (dünya savaşı sonrası dünya) içinde karşılaştığı koşullar da bu ideolojinin uzun süre kendini ayakta tutmasına yardımcı oldu: ekonomik buhran, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, SSCB ile komşuluk vb... Ortadoğu'dan manen kopmuş, ama gözünü diktiği Batı ile hallihamur olamamış bir toplum... Dünyayı çok uzaktan, birtakım ideolojik filtreler ardından izleyen bir toplum...
İzole, kendi içinden fazla değişim dinamiği üretmeyen, dışarıda üretilen dinamiklere de oldukça kapalı bir toplum...
Ama bir toplum ne kadar 'statik', ne kadar 'kapalı' olabilir? Hele Türkiye'nin durduğu yerde duran bir toplum?
Türkiye de değişti, değişiyor. Ayrıca, dünyada, yaklaşık 40 yıllık (1880-1920) kavgadan sonra katıldığımız ulus-devletler sistemi yerini başka, yeni gelişmelere bırakmaya başladı. Yani, ayağımızı bastığımız zemin de değişti.
Ama evrende bütün sistemler kendilerini olduğu gibi yeniden-üretmeye çalışır. Türkiye'de, başta 'egemen sistem', var olan yapıların bir kısmı bunu yapıyor; ama başka yapı ve sistemler, dünyanın genel gidişiyle daha yakın ilişkide oldukları için, değişmeye başladılar. Egemen sistem, toplumun bütün çarklarını, alışık olduğu biçimde döndüremiyor. Bu da ciddi bir asabiyet yaratıyor.