'Tan' olayı

Can Dündar bir süreden beri fırsat buldukça Tan gazetesi olayına değiniyor ve bizim dikkatimizi bu olayın önemine çekmeye çalışıyor.

Can Dündar bir süreden beri fırsat buldukça Tan gazetesi olayına değiniyor ve bizim dikkatimizi bu olayın önemine çekmeye çalışıyor. Bu sabah da (5 Aralık, Pazartesi) bu konuyu işlemiş ama sütununun büyük kısmını bu olaya karışanlardan Celâdet Moralıgil'in açıklamalarına bırakmış.
Ama Can, kendi yazdığı kısa bölümde çok ciddi birtakım tespitlerde bulunmaktan geri durmamış: "60. yılında Tan baskını" diyor, "hâlâ adının her anılışında sakat doğmuş demokrasimizin yeni bir sırrını ele veriyor."
'Demokrasimizin' sakat doğmasına yol açan olay değildi Tan olayı. O zaten çok daha önceden sakat doğmuştu. Ama o sakatlığı hem başlıca özellikleriyle örnekleyen, hem de durmadan yeniden üretilmesine katkıda bulunan bir olaydı. Zincirin sağlam kurulmasında, kopmadan devamında, böyle bir geleceğin oluşmasında onun da payı vardı.
Can Dündar, "Eylül ayında o baskının iki cumhurbaşkanı ve en az üç başbakan çıkardığını yazmıştım" diyor. Evet, başta Süleyman Demirel, burada yer alan kişilerin listesi ilginç. Bir yandan da, bu ülkenin 'siyasi seçkinler' çevresinin ne kadar dar olduğunun göstergesi. Demek ki Demirel gibi aslında o çevrenin dışından olanların da bu 'liyakat çemberi'nin içine adım atabilip kartvizitlerini bırakmalarının yolu bu çeşit eylemler olmuş. Bu da vahim aslında.
'Sakat doğmuş demokrasimiz'den daha da üzücü, çünkü çok daha ağır biçimde sakat doğmuş bir de 'sosyal demokrasimiz' vardır. Sanırım geçen sefer de ben buna değinmiştim ama bir kere daha değinmekte sakınca yok -tersine, ne kadar sık söylense o kadar iyi, bu toplumun siyasetinin topografyasının bu nirengi noktaları.
Olayı hükümet ve devlet adına düzenleyenlerden biri Alaettin Tiritoğlu'ydu. Yanılmıyorsam o zamanlar CHP içinde 'parti müfettişi' denilen görevdeydi. 60'larda ben tanıdığımda, 'Türkiye'de sosyal-demokrat bir parti ihtiyacı'na aklını takmıştı. 50'lerden beri bu konuyla uğraştığını da sonradan öğrenmiştim.
Milli Birlik Komitesi'nin etkin üyelerinden Sıtkı Ulay'la birlikte adı 'sosyal-demokrat' olan bir parti kurdu da, üstelik.
Tabii bu partiyi ciddiye alan olmadı ve kurulur kurulmaz onun da, 'sakat' bile değil, 'ölü doğduğu' anlaşıldı. Gene de, başlı başına önemli bir olay gibi görünür bana. Parti ölü doğdu, çünkü bu kurucularıyla toplumdan oy alma şansı yoktu, ama şansı olmamasının nedeni bu adamların 'solcu' filan olmadığının herkes tarafından anlaşılması değildi. Oy alabilir özellikte bir 'sol' partiye, 'kurucu' değil de 'üye' olarak gelseler, yalnız kabul değil izzet-ikram da görürler, gelmelerinin partiye nasıl güç kattığına dair konuşmaların yapıldığı törenler düzenlenirdi.
Tan olayına dönecek olursak, bunun vahametini şöyle özetleyeyim: toplumun önüne 'Komünizm kötüdür' diye tartışılmaz bir önerme konuyor. Bunun çoğunluk tarafından böyle benimsenmesi sağlanınca, komünizme karşı her yaptığınız, yapacağınız şey, sözgelişi bir gazeteye gidip masa, sandalye, makine, ne varsa kırıp dökmeniz (komünizme karşı olduğunuza göre 'özel mülkiyet'e bir saygınız olmalı) meşru hale geliyor. Böylece, 'hukuk devleti' veya 'kanunun üstünlüğü' gibi kavramları, o rotatiflerle birlikte, paramparça ediyorsunuz.
Böylece, Machiavelli ile özdeşleştirilen 'Amaçlar araçları meşru kılar' anlayışını benimsiyor ve ayrıca bunu siyasi düzeninizin belirleyici kuralı haline getiriyorsunuz. Sonuçta herkesin bir biçimde hoşnutsuz olduğu o siyasi düzenimizin temel direği de bu zaten!