Tartışma ve tehdit

Geçen haftalarda NTV'nin, Oğuz Haksever'in düzenlediği, gene bu Ermeni sorunu üstüne programa katılmıştım. Geçen gün Tufan Türenç'in bu programa değindiğini ve benim ne kadar sinirli olduğumu söylediğini gördüm.

Geçen haftalarda NTV'nin, Oğuz Haksever'in düzenlediği, gene bu Ermeni sorunu üstüne programa katılmıştım. Geçen gün Tufan Türenç'in bu programa değindiğini ve benim ne kadar sinirli olduğumu söylediğini gördüm. Doğru, öyleydim. Programa gelirken Şükrü Elekdağ'ın konuşmalarını radyodan dinlemiş ve bu demagoji pervasızlığı karşısında sinirlenmeye başlamıştım. Ama asıl neden bu olmadı.
Bu programlarda, malum, sık sık 'reklam arası' veriliyor. Masada oturanlar orada kalıyor ve konuşma bir biçimde devam ediyor. Ama, tabii, evinde televizyon izleyenlerin bu konuşmalardan hiçbir haberi olmuyor.
Bizim ilk arada, Daşnak lafı devam etti. Hırant Dink de, ben de, Daşnak'a hiçbir sempati duymadığımızı söyledik. Bunun üstüne, adını hatırlamadığım, ama ASAM üyesi olduğunu söyleyen emekli diplomat, 'Zaten ben korkuyorum. Bunlar çok kötü adamlar. Bir gün sizi vuruverirler' yollu bir şeyler söylemeye başladı.
Buydu beni o programda ifrit görmüş hale getiren. Nitekim görmüştüm ifriti. Yıllardır bu cephenin adamlarından devamlı böyle imalı, kinayeli, ölüm tehditleri duymaktan bıktık.
"Evet" dedim, "öldürülme keyfiyeti bu memlekette hep vardır. Bu seferinde 'Daşnak yaptı' mı diyeceksiniz?"
Buna bir cevap alamadım. Emekli diplomat Daşnak konusuna dönmedi, söyleyeceğini söylemişti.
Sanırım o bağlamda asıl hedefi Hırant Dink'ti. Ama hedefin Dink olması benim sinirlenmeme engel değil.
Programın sonuna doğru Elekdağ 'ne kadar demokrat ve hoşgörülü, çoksesli bir toplum' olduğumuzu anlatmaya başlayınca da, bunu söyledim: yani, 'vurulursun, suçu da Daşnaklara kalır' tehditleriyle 'çoksesli' olduğumuzu. Ama Elekdağ özellikle Meclis'teki konuşma içeriği ve üslubuyla kendisi de kanıtlıyordu 'demokrasi', 'hoşgörü' ve 'çokseslilik' konularındaki içtenliğini -'bilimsellik' anlayışının yanı sıra.
Yıllar önce, HBB'de kalabalık bir tartışma programına çıkmıştım. Konu Kürt sorunu, konuklardan biri de Enis Öksüz'dü. O sıralar 'Kürt yoktur' deme politikası (tıpkı, 'kıyım yoktur' der gibi) bazı çevrelerde hâlâ sürdürülüyordu. Enis Öksüz de, 'Kürtçe' denen dilin aslında Türkçenin henüz araştırılması, sınıflanması tamamlanmamış kollarından biri olduğunu söyledikten sonra, "Memlekette olmayan bir 'Kürt illeti' yaratarak ırkçılık yaparsanız, sonra sizin de kapınızı bir
çalan bulunur" demişti. Savaş Akat da vardı konuklar arasında. O, bence mesajı farklı yorumlayarak, "Darbe davet ediyorsun!" diye haykırdı. Bense, "Hayır, 'meçhul fail'i davet ediyor" demiştim.
Diyorum ya, yıllardır alışığız bu gibi konular konuşulmaya başlayınca işi fiziksel alana çekmeye, kaba kuvvetle susturmaya.
Geçenlerde Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin benim katılamadığım bir toplantısı olmuş, gene ASAM'ın 'kurucu üyesi' olduğunu söyleyen biri toplantıda kavga çıkarmış, sağa sola yumruk tekme saldırmış, toplantının bitmesine yol açmıştı. Aynı şahsiyetin yapılamayan konferans için Boğaziçi Üniversitesi kapısında beklediğini de Murat Çelikkan'ın yazısından öğrendim.
Güvenlik güçlerinin karşısında çaresiz kalacağı kişilerden biri oydu herhalde.
Gündüz Aktan bu ASAM'ın şimdiki başkanı. Geçen günkü yazısında kullandığı üslupla bu örgütün başkanlığını sonuna kadar hak ettiğini kanıtlamıştı. Bundan böyle kendisini muhatap sayıp herhangi bir sözüne cevap vermemekte karar kıldım.