Taş gibi olmak

Sabahleyin Hürriyet'te Halil Berktay'ın Ermeni kıyımı üstüne söylediklerini okuyordum (Sefa Kaplan'ın bu dizisini başından beri izliyorum zaten).

Sabahleyin Hürriyet'te Halil Berktay'ın Ermeni kıyımı üstüne söylediklerini okuyordum (Sefa Kaplan'ın bu dizisini başından beri izliyorum zaten). Ermeni kıyımı konusunu, ne olduğunu, ne olmadığını, bu yıl da, bundan sonraki yıllarda da, daha epey konuşacağız nasıl olsa. Halil Berktay'ın mülakatın sonuna doğru söyledikleri dikkatimi çekti; daha doğrusu, hep hissettiğim bir şeyi vurgulamış oldu.
Türk resmi tezinin savunulması, 'Böyle bir şey hiç olmadı. Külliyen yalan' deme noktasından başlamıştı. Ama bu da savunulması mümkün olmayan bir tezdi. Hatırladığıma göre ilkin Kamuran Gürün 'genosid' falan değilse de, bir şeyler olduğunu kabul etti, 'yüz bin'li rakamlara da çıktı. Söz konusu kitabını yazdığında emekli olsa da, bir büyükelçi olduğu için onun bunları söylemesi önemliydi.
Resmi tezi şimdi savunanlar şöyle böyle 400 bine geldiler. Aynı dizide dün Halaçoğlu'nun bunları telaffuz ettiği görülüyor. Ama tabii bunun şartları var: ölenler hastalıktan ölüyor ve aynı zamanda Ermenilerin kayıpları için verilen rakamdan daha yükseği Türk kayıpları için veriliyor. Halaçoğlu kalben 'Böyle bir şey hiç olmadı. Külliyen yalan' pozisyonuna uygun biri olduğu için o rakamları telaffuz etmesi ve bir 'trajedi'den söz etmesi buzulların her şeye rağmen eridiğinin bir göstergesi.
Ama dediğim gibi, bunlara nasıl olsa çok değineceğiz daha. Halil'in söylediği ve benim de şimdi söylemek istediğim, bir ton veya bir konuşma üslubuyla ilgili.
Türkiye milliyetçilikten başka bir manevi servete sahip olamamış bir toplum olduğu için, milliyetçilik içinde zengin bir çeşitlilik sergileyebiliyor. Söz konusu sorun ortaya çıktığı zaman böyle bir olay olmadığını ileri sürmek üzere şimdiye kadar hazırlanmış pek çok 'strateji' var. Olay sırasını karıştırmak, bir tarafı abartıp öbür tarafı gizlemek (bunları Ermeni tarafının yapmadığı da söylenemez), Justin McCarthy gibi 'yabancı dostlar'ı yardıma çağırmak vb.
Ama bir de 'damardan' gidenler var. Bunlar, Türk faşizminin has temsilcileri olarak, 'Olmadı! Yalandır!' edebiyatına pek fazla girmiyorlar. Genel duruma bakarak 'Oldu!' demiyorlar açıkça, ama sonuç olarak, 'Olduysa oldu! İcap ederse gene yaparız!' diyorlar.
Bunlardan başka türlü bir yaklaşım da bekleyemeyiz zaten. İnsanlar olmak istedikleri şeyi bilerek seçiyorlar.
Yalnız bu kadar 'damardan' olmayanların, sonuçta büsbütün gizlenemeyecek bir 'tragedya'dan söz ettiklerinin biraz daha farkında olmaları beklenirdi. Bütün bu tartışmanın içinde, acı bir şey olduğunu anladıklarına dair en ufak bir ipucuna rastlanmıyor. Trafikte sık sık rastlarız, iki araba çarpışır, sürücüleri çıkıp tartışır: 'Sinyal vermedin!' 'Hızlı gidiyordun!' vb.
Yani, en basit hesaba göre 400 bin kadar insanın hayatını kaybettiği bir olaydan değil de, tampon ezilmesinden falan söz eder gibi bir halleri var. Halaçoğlu'nun bütün mantığını kabul edelim. İnsanları yerinden evinden kaldırıp yollara sürerken, 400 bin kişinin soğuktan, mikroptan ve açlıktan ölmesine engel olacak tedbirleri alamayan bir devlet var ortada. Ve biz, hep olduğu gibi, bu devleti savunmakla yükümlüyüz.
Ölenlere üzülmeyeceğiz. Bu kadar insanın ölümünün nasıl muazzam bir facia olduğunu düşünmeyeceğiz. Sadece, devletimizi bu olayda da nasıl temize çıkaracağımıza kafa yoracağız. Bunun da, 'İcap ederse gene yaparız'dan pek fazla farkı yok.