'Teftiş' toplumu

'Tüy dikmek' diye bir deyim vardır hani. Başörtüsüyle ilgili olarak devam edip giden akıldışı çekişmede Cumhurbaşkanımızın resepsiyona davet stratejisi, olup bitenlere tüy dikti' nihayet.

'Tüy dikmek' diye bir deyim vardır hani. Başörtüsüyle ilgili olarak devam edip giden akıldışı çekişmede Cumhurbaşkanımızın resepsiyona davet stratejisi, olup bitenlere tüy dikti' nihayet. Sanırım şimdiye kadar bu konuda 'laikçi cephe'ye karşı net bir tavır almaktan kaçınmış olanlar da, böyle bir olay karşısında 'Artık fazla oluyor' demek gereğini duyacaklardır. Dolayısıyla belki de iyi oldu; böyle yaşamaya devam etmenin saçmalığını görüp, buna kalıcı bir çözüm bulunması gerektiğini düşünenlerin sayısını artırabilir.
'Bir noktaya kilitlenmek', Türkiye'de sık sık yaşadığımız bir durumdur bu. Karmaşık bir yumak içinde bir nokta, bütün sorunun simgesi haline gelir. Bundan sonra, o simge veya o noktanın hak etmediği ve kaldıramayacağı bir yük onun üstüne bindirilir. O simge bütün toplumun, bütün kaderi haline gelir.
Bunu muhalif, marjinal vb. bir akım yapıyor olsa, bu daha anlaşılır bir durumdur. Bir zamanların 'tek tip elbise' veya daha yakında başlayan ve aslında hâlâ devam eden 'F tipi cezaevi' protestosu gibi konularda, sözgelişi eylemin kendisiyle nedeni arasındaki uyumsuzluğu anlamakta güçlük çekilebilir.
Ama bu 'başörtüsü' inatlaşmasını bizzat devlet yapıyor ve bizzat devlet koca bir toplumu böyle absürd bir noktada kilitliyor. Kendince ülkenin bir sorununu (bu yöntemle!) çözmeye ve gidermeye çalışırken, bu tek-yanlı, saplantı halindeki mono-mania ile kaç tane başka önemli -daha önemli- ilkeyi yerle bir ettiğinin farkına bile varmıyor.
Örneğin, 'eşitlik' ilkesi nereye gitti, bu davranış sonunda? 'Kamu alanı' ne demek? Cüneyt Ülsever'in sorduğu gibi, Sezer, kendi evinde, kendi seçtiği özel konukları mı davet ediyor. Cumhurbaşkanlığı konutunda, devletin resmi resepsiyonunda, hükümetin, parlamentonun üyelerini mi? Başı bağlı olursa Başbakan karısı Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna davet edilmez diye bir yasa, tüzük, talimatname maddesi mi var? Varsa nerede yazılı? Yakında lağv edildiği söylenen Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliği'nin toplumdan gizli yasasında mı?
Başı örtülü kadınlara uyguladığımız ve görünüşe bakılırsa hiç tedirginlik duymadan ve kendimizi sorgulamadan ebediyen uygulamaya devam edeceğimiz bu muamele, onların inancından kaynaklanıyor. Aynı inancı paylaştığı halde başına örtü örtmek zorunda olmadığı için başına bir şey gelmeyen erkeklerle bu kadınlar arasında yarattığımız bu eşitsizlik, hayatın neresinde neleri bozuyor, çiğniyor, farkında mıyız? Umurumuzda mı?
Ve bu resepsiyon komedyasıyla, ne çözülecek?
Bunları sanırım daha fazla kişi, daha yüksek sesle sormaya başlayacaktır. Ben biraz daha değişik uzantılarına gireyim bu konunun.
Türkiye, uzun zamandan beri, bir 'teftiş' toplumu olmayı öğrenmiştir. Devleti, asker kanadıyla da, sivil kanadıyla da, çok iyi bilir 'teftişten geçme'yi.
Burada 'görünüş' iyi olmalı, 'zevahir kurtarılmalı'dır. Gerçek durumun ne olduğu önemli değildir. Zaten yarın 'teftiş' bitecek, gerçek duruma dönülecektir.
Teftişi deneyen, işlemi yapan da bunu bilir. Artık mizacına göre, gözüne sokulan cila ile yetinebilir; yetinmeyip bir-iki sürgü karıştırarak oradaki pisliği yakalayabilir; kendisinin de teftiş verme konumunda olduğu günlerde başvurduğu hileleri hatırlayarak, bazı görünür yüzeylerin öbür tarafına bakabilir vb.
Ama sonuçta 'teftiş' biter, normal hayat sürer.
Bu resepsiyon hikâyesinin bilinçaltında bu alışkanlığın yattığını hisseder gibi oluyorum. Cumhuriyet Bayramı'nın resepsiyonu, tam da böyle, iyi cilalanması gereken bir 'görünür yüzey'. Orada, başı örtülü birtakım kadınlar, boyasız kalmış postal, kopup dikilmemiş düğme, rengi uymayan kravat gibi göze batar, beklenen görüntü içinde sırıtan bir leke gibi durur. Onları oraya getirmeyeceksin. Başı örtüsüz AKP'li milletvekili karısı varmış, başı örtülü CHP'li milletvekili karısı varmış, bu ülkede şu kadar kişi başını örtermiş, bunlar o 'normal hayat' dediğimiz gidişatın parçaları. Orada yapılacak fazla bir şey henüz yok. Ne yazık ki, 'Fırıncılara söyle de ekmek vermesinler' sözü hâlâ bir deyim. MGK sekreterliği bile bunu gerçek hayatın gerçek bir uygulaması haline getiremedi.
Onun için, önemli olan, 'teftiş'i gerektiği gibi atlatmak. Aynı zamanda, bu 'teftiş'lerin insanlara 'doğru yol'u göstereceğini ummak. Daha üç-beş
'teftiş', üç-beş 'resepsiyon' derken, bakarsınız filanca bakanın eşi başını açıvermiş. İşte o zaman memleketin bütün sorunları da çözülmüş olur.