Terörden nasiplenenler

'Terör', adı üstünde, korkutuyor. Korkan insanlar, 'Ne olursa olsun, iyi korunalım' diyorlar.

'Terör', adı üstünde, korkutuyor. Korkan insanlar, 'Ne olursa olsun, iyi korunalım' diyorlar. İnsanlarda bu ruh halinin yaratılması, 'huzur ve güven'ci sağ kanat için, muhafazakârdan otoriter Bonapartist'e ve oradan faşiste uzanan bu cehpe için en elverişli koşulları hazırlıyor.
Amerika, 11 Eylül'ünü yaşadığından beri bu 'huzur ve güven' psikozuna girdi. Bunun tam adamı olan Bush'unu ve ekibini bağrına bastı; yanlış üstüne yanlış yaparak, özgürlüğü Amerikan ölçüleri içinde olabildiği kadar kısarak, yoluna devam ediyor.
Bizim 11 Eylül'ümüz de geçen hafta yaşandı ve anında, aynı cephenin aynı türden istekleri ortalığı kapladı.
Bir yanda Mehmet Ağar yer alıyor. Susurluk'la, bu tip etkinliklerle bağını kurmuş, bu kimliğiyle şimdi siyaset içinde tırmanmanın yolunu açmaya çalışıyor. Şanlı medyamız, nerede bomba patlasa, elbette ilkin ona koşacak, soracak. O da, 'Polisin elini kolunu bağlamamalı' tarzında cevaplar verecek. Temsil ettiği zihniyetin yaygın kabul gören egemen düzen haline gelmesi için elinden geleni yapacak.
Faşizm çığırtkanları, demokrasi adına yapılmış her şeyden son derece tedirgin oldukları için, böyle olayları, yapılanı geri almanın bir fırsatı haline getirmeye çalışacaklar. Biri gene haykırıyordu geçen gün, 'Cezaları hafiflettik, idamı da kaldırdık Avrupa'ya yaranmak için, işte böyle oldu' diye.
Ne olursa olsun ağzından aynı kalıplar döküldüğü için, ağzından çıkanı denetleyecek bir 'zihne' de sahip olmadığı için, intihar komandosunu idam cezasıyla caydırmaya çalışıyor herhalde.
Sonuç olarak, bildik koro, her olayda olduğu gibi bu son bombalı saldırılardan da Türkiye'yi izolasyonizme ve faşizme doğru çekecek gerekçeler çıkarmaya çalışacak. Çalışıyor zaten.
Amerika paranoyalara karşı fazla bağışıklık geliştirmemiş toplumlar kategorisine sokulabilir. Yakın tarihinde McCarthy dönemi var. Vietnam bunalımı içinde Barry Goldwater gibi biri başkan adaylığına kadar gelebilmişti. Ama Amerika'da bir süre sonra aklın sesi yeniden yükselmeye başlar, sivrilikler azalır ve hayat normalleşir. Türkiye zaten demokrasi içinde yaşamayı bir alışkanlık haline getirmiş bir toplum olmadığı için, oraya doğru bir yöneldik mi orada kalırız -12 Eylül'den bu yana kaldığımız gibi.
Ama genel havaya bakıldığında şu anda böyle bir gidiş göze çarpmıyor. Örneğin, benzer durumlarda birçok siyasi partimiz, hükümet olması durumunda, 'Sıkıyönetim ilan edelim' diye bir havaya girebilirdi. Şimdi böyle bir hava yok ve olmaması, her türlü demokratik hakkı rafa ya da sandık odasına kaldırmadan tedbirli davranma ve güvenlik sağlama kültürünü kurmaya başlangıç sayılabilir.
Bildik koro dışında medyada da 'Ey otorite, gel bizi kurtar!' havası hâkim değil.
Böyle olunca, toplumda da otoriteye teslimiyet ruhu hortlamıyor. Ve bu aslında, terörün getirdiği bütün dehşete ve acılara rağmen, bir toplumun
en doğal tepkisi.
Bomba, patlama, kan ve ölüm. Kameraların yakalayabildiği titrek görüntülerde ağlayan, çığlık atan, çaresiz insanlar. Ama saat yürüyor, dumanlar alçalıyor, hayat devam ediyor. İnsanlar da devam ediyor. Başka ne yapabilirler ki?
'Teröre karşı ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız?' Bu sorulara uzun uzun, soğukkanlılıkla, cevap aranır; aranması gerekiyor. Yapılacak pek çok şey bulunabilir, bulunması gerekiyor.
Ama en temel şey, hayatın devam etmesi, eskisi gibi devam etmesi.
Çünkü 'terör' denen o karmaşık olgunun en büyük, en öncelikli amacı, hayatın normal akışının rayından çıkması. Bunu başaramadığı zaman, en korkunç saldırı bile, hiç olmamış gibi oluyor ve etkisi sıfıra iniyor.
Bu anlamda, hayatına devam etmekle direnmeyi başaran bir toplum, teröre karşı en önemli zaferi elde etmiş olarak, bütün 'Ne yapmalıyız?' sorularına en sağlıklı cevapları üretebilir ve uygulamaya koyabilir. Ama ilk iş, 'Terör geldi, demokrasiden vazgeçelim' bozgunculuğunu, terörün asıl beşinci kolunu, etkisiz kılmaktır.