Toplum-devlet-medya

Türkiye'de medyanın toplumla kurduğu ilişkiye ve bu ilişkinin değerlendirmesi sonucunda kendine biçtiği misyona baktığımızda, kabaca iki dönem ve iki üslup göründüğünü söylemek mümkündür.

Türkiye'de medyanın toplumla kurduğu ilişkiye ve bu ilişkinin değerlendirmesi sonucunda kendine biçtiği misyona baktığımızda, kabaca iki dönem ve iki üslup göründüğünü söylemek mümkündür. Cumhuriyet boyunca, yukarıda söylediğim iki dönem ve ilişkide değişmeyen şey, 'ulus-inşa-etme' sürecinde basının (bugün 'medya' demek daha anlamlı) kendisini devlet'in 'yardımcısı' olarak görme alışkanlığıdır. Ama tarih boyunca 'devlet-toplum' ve 'devlet-medya', bu 'yardımcılık' rolü de benzer köşelerden dönmüştür.
'İki dönem', 'iki üslup' gibi bir ayrışmadan söz ederken, aklımda çokpartili seçime geçiş aşaması var. Bu çerçevede belirleyici olayın bu olduğu açıkça görülüyor.
Tekpartili yıllarda 'devlet-toplum' ilişkisinin başka bir düzeyde bildiğimiz 'baba-çocuk' (muhtemelen 'erkek çocuk') ilişkisine çok fazla benzediği hiçbirimizin meçhulü değildir. Bu dönemde devletin yardımcısı basın da, devletin millet inşa etme sürecinde bir çeşit 'mürebbi/mürebbiye' işlevini gönüllü olarak üstlenmiştir. Çeşitli gazeteleri çıkaran, dolayısıyla çeşitli siyasi tavırları olan yazarlar, politikacılar bu yayınlarıyla bir yandan rakipleriyle aralarındaki politik uyuşmazlıkların kavgasını yapmışlardır. Ama öbür yandan da, elbirliğiyle, 'milli görev'lerini yerine getirmeye, yani 'halkı eğitmeye', son analizde 'halkı millete dönüştürmeye' çalışmışlardır. Bunun için dilleri, üslupları, yaklaşımları 'pedantik' ve 'didaktik'tir; aynı zamanda son derece 'sterilize'dir.
Alıcının bilinçaltında bulunduğunu kuvvetle tahmin ettikleri 'libidinal' dürtülere eskaza olsun ilişmemeye dikkat eder, uyuyan belayı uyandırmamaya da 'terbiye'nin bir parçası olarak, önem verirler.
Bu 'eğitsel' süreç sona ermeden ülke 'çokpartili' sisteme geçti. Sahiden 'sona ermeden' mi? Kendini 'eğitici' konumunda görenlere bakılırsa, öyle oldu, ama onlar bugün de aynı şeyi söylüyor ve muhemelen ebediyen bunu söyleyecekler. Bu konumdan bıkmadılar ve kendi hallerine bırakılsa herhalde hiç bıkmayacaklar.
Ama çokpartili sisteme geçiş, bu 'dar seçkinler' dışında herkese ve medyaya Türkiye toplumunun hiç değilse bazı ölçütlere göre artık 'ergin' olduğu mesajını verdi, davranışlar da buna göre değişti.
O gün bugündür işleyen süreçte toplum 'millet' olmak üzere eğitilen 'çocuk' olmaktan çıktı. Çocukken bilmemesi daha doğru olacak şeyleri artık ondan gizlemememiz gereken yaşa geldiği ve kendisinin muhtemelen bunları öğrendiği kabul edildi. Zaman zaman hırpalansa da sonuçta şefkatle eğitmeye çalıştığımız, bu fedakâr çabamızın nesnesi olan çocuk değil artık; bildiğimiz zaafları olan, üstelik kendisine malımızı satmaya çalıştığımız ve satmak için bilinen zaaflarından yararlanmakta sakınca görmediğimiz 'yetişkin' haline geldi.
Gelgelelim, bu 'büyüme' bugün bile 'millet olma' sürecini tamamladığımız anlamına gelmiyor. Uyumsuzluk da belki burada doğuyor, çünkü geleneksel ya da modern, bütün 'mürebbi'ler, 'iyi millet' olması için bilmesi gerekenleri yaylım ateşi halinde kafasına sokmaya devam ediyorlar. İyi bir Türk olarak neye inanmalı, neye inanmamalı, ne hakkında hangi 'düşünce'yi yüksek sesle söylemeli, bu konularda verilen derslerin sonu gelmiyor.
Öteki konulara gelince, sorun bu 'iyi Türk'ün futbol maçına, cinselliğine, gelenek ve görenek saygısına, buna benzer konulara 'indirgenince', artık onu 'eğitmek' peşinde değiliz. Eğilimlerini biliyor ve ona mal satmak için bunlardan yararlanıyoruz.
Dolayısıyla ortalıkta bu 'yetişkin' olamayan, bir an yetişkin, bir an sonra büyümemiş çocuk muamelesine uğrayan, bu durumda ne olduğuna kendisi de karar veremeyen ve çeşitli uçlar arasında bocalayan bireyler ve onlardan oluşmuş bir toplum görünüyor.