Türk solunda Ecevit

Bir süre için bildik politik konularda değil de, 'popüler kültür' denen alanda ve bu kültürü şekillendiren ideolojik alışkanlıklar konusunda yazayım diyordum.

Bir süre için bildik politik konularda değil de, 'popüler kültür' denen alanda ve bu kültürü şekillendiren ideolojik alışkanlıklar konusunda yazayım diyordum. Ama bizim memlekette politik konular insanın yakasını bırakmıyor. 'CHP'de olanlar' falan derken, o partinin de içinde sayıldığı 'sol cephe'nin bir başka saygıdeğer önderi ('önder ailesi' diyelim) Ecevitler kamuoyu önünde yeniden arz-ı endam eylediler. Onun için şu günlerde bu konuların uzağında durmak güçleşti.
Ecevitlerin ilk bakışta farklı gibi görünen, ama aslında aynı kapıya çıkan beyanatları galiba zaten 'politika' alanında ele alınıp tartışılması gereken şeyler değil. Yukarıda 'ideolojik alışkanlıklar' demiştim; belki başına 'patolojik' sıfatını ekleyerek gene aynı 'başlık' altında ele alabiliriz bu beyanatları.
Bülent Ecevit'in Musul konusunda İsmet İnönü'den devralmış bulunduğu bir mirası açıklaması karşısında, medyada epey bir tepki görüldü. Bunlar genellikle Ecevit'in 'öneri'sinin 'fizibilite'si üstüneydi. Tahmin edileceği gibi, bu 'öneri'ye sahip çıkan şeyler değildi (böyle bir şeye sahip çıkan zaten o konuda konuşmaz, çünkü konuşmanın 'ayıp' olacağını bilir. Yapacağı varsa gider yapar).
Benim konuşmak istediğim şey bu 'fizibilite' konusu değil. Nasıl ifade edilirse edilsin, sonunda 'toprak kazanma' denilen hırs kategorisine giren ve bugüne kadar dünya tarihinde milyonlarca insanın ölmesine, sakatlanmasına, yurtsuz kalmasına yol açan bu isteğin 'iyi' bir şey olup olmadığını da tartışmak niyetinde değilim. Bu saatten sonra ve bir çeşit insan arasında bunu tartışmanın pek anlamlı bir şey olduğu kanısında değilim.
Tartışmayı anlamlı bulduğum konu, bir dinin, bir Musul'un elden gitmesine hayıflanan bu karı-kocanın, bugün de, Türkiye politika yelpazesinde 'solda' durduğu kabul edilen kişiler olması. Yani ben Ecevitlere şaşmak taraftarı değilim aslında, Türkiye'ye şaşmaktan yanayım.
Rahşan Ecevit 'Din elden gidiyor' deyince, 'Demokratik Sol Parti'den gelen birinin bunu söylemiş olması hemen yadırganıyor. Ecevit, Musul'u almaktan söz edince, bu birtakım 'reel-politik' olabilirlik matrisleri içinde ele alınıyor; ama kendini 'demokratik sol' diye nitelemiş bir siyaset adamının zihninde -kendi örtük itirafıyla- bunca yıldır böyle özlemler barındırmış, yaşatmış olması yadırganmıyor. Bu konuda ağzını açıp bir şey söyleyen yok. Tıpkı, sosyal-demokrat önderin aynı zamanda 'Kıbrıs Fatihi' olarak tanınmasının, bayraklı miğferli posterlerinin ortalıkta dolaşmasının da yadırganmadığı gibi.
Ecevit, Saddam Hüseyin'e pek düşkündür. Genel Baas anlayışına çok iyi uyan çeşitli özellikleri vardır, biliriz, ama 'fütuhat' konusunda da ortaklıkları olduğu şimdi ortaya çıktı. Saddam'ın Kuveyt'i 'fethetme' gerekçeleri, Ecevit'in Musul tutkusundan daha az 'hukuki' sayılmaz.
Gelgelelim, dünyada kimse, Saddam için, 'Şu adamı sol partimizin önderi yapsak' diye düşünmüyordur.
Sonuçta Ecevitler için söyleyecek çok bir sözüm yok. Hatta söylemişken, bu ülke politikacılarında görmeye alışık olmadığımız birçok erdemin sahibi olduklarını da eklemek gerekir. Onların Türkiye'de politikaya ne yaptıkları değil, (zaten bir iz de bırakmış değiller), Türkiye'de 'politika yapıyor olma'nın onlara -ve herkese- ne yaptığını incelemek daha verimli bir konu.