Türkiye burjuvazisinin 'evrim'i

Bir toplum ekonomik gelişmesinin seyri yaygın ve geniş bir sermaye birikiminin oluşması için elverişli değilse (ki elverişli olduğu toplumlar çok sınırlıdır), kapitalist sınıfı nitelik olduğu kadar nicelik bakımından da cılız olur.

Bir toplum ekonomik gelişmesinin seyri yaygın ve geniş bir sermaye birikiminin oluşması için elverişli değilse (ki elverişli olduğu toplumlar çok sınırlıdır), kapitalist sınıfı nitelik olduğu kadar nicelik bakımından da cılız olur. Sermaye birikiminin dar bir çevre dışına yayılması güç olur.
Türkiye dediğim türden bir toplumdur ve 19. yüzyıl ortalarında kendi 'modernizasyon' sürecine girdiğinden beri, ekonomide zenginleşmenin yolu politik yapıyla ilişkiden geçmiştir. Dünkü yazıda Bulgur Palas'ı yaptıran bulgur muhtekirinden söz ediyordum. Bu, bizde ve bize benzer yapıdaki ülkelerde sermaye sahibi olmanın tipik yollarının başında gelir (zaten bu işin öyle çok fazla yolu yoktur).
İttihad ve Terakki iktidarı, iktidar olduğu süre boyunca, 'milli' bir burjuvazi yaratmak ya da burjuvaziyi 'millileştirmek' için elinden geleni yaptı. Ama bütün çabalarına, bankalarına, kooperatiflerine vb. rağmen pek başarılı olamadı. Çünkü bu gibi, normal süreçler içinde 'sermaye' yaratmak da zordur, 'sermayedar' yaratmak da.
Ama, ekonominin ekonomi olarak işlemez hale geldiği olağandışı koşullarda ikisi de büyük ölçüde kolaylaşır. Bir biçimde oluşmuş sermayenin el değiştirmesini sağlayarak istediğinizi de 'sermayedar' yapmış olursunuz. Veya kıtlık ve her türlü maddi güçlüğün birilerine normal ekonomik süreçlerle yıllar ve yıllar alacak miktarlarda sermaye getirmesine göz yumar veya önayak olursunuz. İttihad ve Terakki iktidarında ve savaş yıllarında (zaten bu partinin iktidarında 'olağan' diyecek
bir şey olmamıştı) bunlar hepsi yapıldı.
Gelgelelim, Cumhuriyet rejimini kuran ve artık 'Türkiye' adını alan yeni ülkede de, ekonomi ile politikanın arasındaki temel ilişki değişmedi. Sermaye birikimi o aşamada da, gelişme biçimini değiştirecek bir dereceye varmamıştı; zenginleşmenin yolu gene politikayla, yani iktidarla, yani devletle ilişkiden geçiyordu. Bu dönemin de en sık söylenen yeni terimlerinden biri 'aferizm' oldu. Sonraki yılların derin politik ayrımları da 30'larda bu 'aferizm' üstüne oluşan devlet politikalarından, yani son analizde İnönü ile Bayar'ın 'ekonomik gelişme' anlayışından kaynaklandı.
Bu dönemde de zenginleşenler devlete yakın duranlardı. Osmanlı paşa aileleri birkaç şaşırtıcı istisna dışında dibe doğru kaçınılmaz inişlerine başlarken, toplumsal merdivende onların boşalttığı basamaklara Ankara'nın yeni simaları tırmandı (bir kısmı tabii daha İttihad ve Terakki zamanından bir şeyler biriktirmeye başlamıştı). Yakup Kadri'nin Ankara'sında Kurtuluş Savaşı binbaşısı (ve sonra albay) Hakkı Bey bu yeni 'aferist' zengin örneğinin edebiyattaki örneğidir.
Bana bunları yazdıran İsmet Berkan 'iç içe halkalar' mecazıyla anlatmıştı hikâyeyi. 'Halka' bence de uygun, çünkü bu bağlamda yalnız 'zenginleşmek'ten söz etmiyoruz, edemeyiz. Aynı zamanda bir 'burjuvalaşma' süreci işliyor. O anlamda, kılık kıyafet, hal ve tavır, her türlü günlük davranışla birlikte, dış halkadan iç halkaya doğru yol almak söz konusu.
Dediğim ilk dönemlerde zenginleşenlerin çoğu zaten iç halkadandı veya oraya en yakın duran halkalardandı (ama tabii geleneksel Osmanlı bürokrasisini veya burjuvazisini kastetmiyorum burada. O, tarihi ömrünü doldurmuştu).
Dolayısıyla ilk şoku Demokrat Parti yarattı. Sonra mekanizma artık hep böyle işlediği için hepimiz alıştık, şimdi hepimiz şerbetliyiz; ama 50'lerde 'Hacı Ağa' müthiş bir yenilikti! Kolay yenir yutulur bir olgu değildi. Nitekim, aramızdan birçoğunun 'demokrasi' denince sinirlerinin altüst olmasının temellerinden bir kısmı o zaman ve bu yeni zengin tipiyle atılmıştır.
Tema zengin, devam edeceğiz.