Türkiye'de heykel sanatı

Bugünlerde hayatımıza bir 'heykel meselesi' karıştı. Muhtemelen Hayırsız Ada'ya bir dev heykel dikilecek ve bu da İstanbul'un siluetine kendince bir katkıda bulunacak.

Bugünlerde hayatımıza bir 'heykel meselesi' karıştı. Muhtemelen Hayırsız Ada'ya bir dev heykel dikilecek ve bu da İstanbul'un siluetine kendince bir katkıda bulunacak. Heykelin sema yapan bir Mevlevi dervişi olması söz konusu.
New York veya Rio de Janeiro gibi deniz kenarında ve devasa bir heykelle tanınan kentler vardır. Yalnız bu heykeller uzun zamandan beri oradadır ve bulundukları yerin neredeyse doğal bir parçası olmuşlardır. İstanbul gibi çok zengin çağrışımları olan bir kentte bundan sonra dikilip de kentin 'simgesi' haline gelecek figürün ne olduğunu düşünmek mümkün değil. Mevlevi semazen bence böyle bir simge değil, ama başka ne söyleseniz gene aynı cevabı verirdim.
İstanbul'un bundan böyle bir simgeye ihtiyacı da yok.
Projenin ortaya atılmasından ötürü bunları düşünürken bir yandan da İstanbul'un heykellerle halihazırdaki ilişkisini düşündüm.
Bizim ülkemizde, genel olarak, 'heykel' denince tek bir şey anlaşılır: Atatürk heykeli. 'Atatürk heykeli'nden anlaşılan şeyse, öncelikle 'estetik' değildir; olmadığını, gördüklerinizi şöyle bir aklınızdan geçirince anlarsınız. Çoğunun oranları bozuktur, anatomisi oturmamıştır; hemen hemen hepsinde fazlasıyla resmi, tumturaklı bir duruş vardır. Çünkü sorun sanat değil, ulusal bir ritüeldir. Böyle olunca da doğallık ortadan kalkmakta, 'yaratıcılık' buradan da kovulmaktadır.
Ama İstanbul'da Atatürk'ten başka heykellerimiz de var. Bunlarla ilişkimiz nasıl?
Örneğin Galatasaray meydanında Şadi Çalık'ın bir heykeli duruyor. Ta 1973'te, Cumhuriyet'in 50. yıldönümünde oraya konmuştu. Dinamizmi temsil eden, çok güzel, çok estetik bir heykeldir. Birbirine yapışık, farklı uzunluklarda borulardan oluşmuş gibidir. Yakın zamana kadar yanında bir yığın madeni direk vardı. Böyle bir anıtın bulunduğu yere konması, insan aklının en son kabul edeceği şey olmalı. Ama heykeli boğmak ve etkisini yok etmek üzere yıllar yılı o direkleri o noktada tuttuk.
Böyle başka soyut işler var: Sanayi Odası'nın orada, Taksim'de, The Marmara'nın önünde. Kimse bunların farkında mı, bilmiyorum. Olacağını pek tahmin etmiyorum.
27 Mayıs'tan sonra Taksim Meydanı'na bir süngü dikilmişti. Böyle bir 'anıt'a ne ad verilir, bunu da bilmiyorum. Çeşitli nesnel kategorilere göre herhalde o da bir 'heykel'di. Aynı zamanlarda Beyazıt Meydanı'na da daha soyut bir şey konmuştu. O da bir dinamizm, enerji, güç simgesi olmak istiyordu ama daha çok bir dikeni andırıyordu.
Neyse, bunlar hep soyut örnekler. 'Somutlara' gelelim. Örneğin Dalan da bu kenti heykellerle süslemeye çalışmış bir belediye başkanıdır. Onun zevk dünyası 'Osmanlı büyükleri' ile biçimlenmişti; onların heykellerini yaptırdı. Böylece, beş altı tane sakallı, kavuklu, cüppeli, hepsi birbirine benzeyen İstanbul sakini daha peyda oldu. Bir de, Osmanlı 'pegasus'una binmiş Fatih Sultan Mehmet.
Ama en hoşu Tophane'deki 'proleter'di. Bu ülkede Bizans'tan beri güçlü bir 'ikonoklast' akım yaşar. Karşısında hele bir de muhtemel komünist proleter görünce bu akım harekete geçti ve her gün heykelin bir yerini kırdı. Ben pek sevmemiştim o işçiyi. Ama sanat eserinin alıcısıyla birlikte bir bütün olması kuralının gereği, fazla figüratif işçi şimdi soyut bir taş olarak duruyor.
Acaba onun için mi semazeni Hayırsız'a dikecekler? Bence tedbir yeterli değil. İkonoklast, Hayırsız'a da gider kırar, kafasına koymuşsa.