Türkiye'de Kurban Bayramı

Şu sıralarda kurban kesmeyi düzenleyen yeni bir yasa çıktı. Genel, evrensel ilkeler çerçevesinde düşündüğümde, böyle her akla gelen konuda 'yasa çıkarma' tutumundan fazla hazzetmem.

Şu sıralarda kurban kesmeyi düzenleyen yeni bir yasa çıktı. Genel, evrensel ilkeler çerçevesinde düşündüğümde, böyle her akla gelen konuda 'yasa çıkarma' tutumundan fazla hazzetmem. Ama bu toplumda öyle alışkanlıklar edinmişiz ki (çok eski zamanlardan beri) en basit işleri yapmak için birtakım kuralların varlığına ihtiyaç duyuyoruz ve kuralın bulunmadığı ya da bilinmediği yerde kaos çıkıyor.
Kurban kesmek de epey süredir böyle bir mahiyet edinmişti. Bu olgu kendi başına ilginç. 'Geleneksel' olduğunu varsaydığımız, çünkü kendini geleneksel ilan eden kesim, gelenekle gerçek ilgisini kesmiş, çoktan beri. Onun için Kurban Bayramı dendi mi, yıllardan beri gazetelerin birinci sayfasında görmeye alıştığımız o trajikomik sahneler, sokaklarda koşan danalar, elinde bıçakla dana kovalayan amatör kasaplar vb. ortalığı kaplar.
Kurban ve gelenek... Tabii aklıma yazıya geçmiş ilk kurban geliyor: Tevrat'ta, İbrahim ile İshak'ın Moriya'ya gidişlerini anlatan olağanüstü hikâye: "... Allah İbrahim'i deneyip ona dedi: Ey İbrahim; ve o: İşte ben, dedi. Ve dedi: Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshak'ı, al ve Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde onu yakılan kurban olarak takdim et. Ve İbrahim sabahlayın erken kalktı ve eşeğine palan vurdu..."
Bu, antropolojik tarih açısından baktığımızda, daha önceki çağların 'insan kurban' geleneğinden, belki 'günah keçisi' gibi ara aşamalar yoluyla, hayvanların kurban edilmesine geçişin yazı ile kayda geçmiş ilk örneği.
Ama içerdiği, taşıdığı anlam yalnızca bu değil; tabii dini, teolojik anlamı var: İbrahim'in mutlak itaati.
Ne var ki bu teolojik anlam, ister istemez, edebi bir anlatım içinde yer alıyor. Bunu, bir soyutlama düzeyinde, dini mesajından ayırarak da ele alabiliriz. Allah'ın emri ile İbrahim'in eylemi arasındaki 'mesafesizlik!' '... takdim et' emrinin hemen arkasından İbrahim'i yol hazırlığında görüyoruz. Auerbach'ın da üzerinde durduğu müthiş sessizlik. İbrahim hiç cevap vermedi mi? Yüzü değişmedi mi? Yüreğinin atışı değişmedi mi? Sabahı nasıl buldu? Uyudu mu yoksa?
Edebiyatın belki en güçlü (yerine göre) aracı olan bu sessizlik. Bunu ancak siz, kendinize göre, doldurabilirsiniz.
Ben bu olayı iç gözümle görmeye çalıştığımda, ister istemez bunu bir 'arazi' üzerinde canlandırıyorum: Çöl, en azından çöle yakın, kuru, toz toprak bir arazi. Allah'ın gönderdiği koçun boynuzunun takıldığı 'çalılık' var bu peyzajda, ama pek ağaç yok. Etekleri yerlere uzanan harmaniler giymiş, çıplak ayaklarında ilkel deri sandaletlerle, uzun saçlı, uzun sakallı İbrahim'i düşünüyorum. Burada kurban başka bir şey. Bir şey, ama! Onun etinden yılda bir kere yemek için bekleyen yarı aç, yarı tok kalabalıklar da, bu genel manzaranın gerçek bir parçası.
Sonra asfalt sokaklar, caddeler, bitişik nizam apartmanlar geliyor gözümün önüne. Böyle bir ortamda, bir açıklıkta, sürüler halinde satışı ya da iki-üçü bir arada kesilmeyi bekleyen hayvanlar... Bunların kente uymayan kokusu ya da kesim başladıktan sonra boğucu bir gaz gibi havaya karışan ve orada uzun uzun oyalanan ağır kan kokusu. Korna seslerine karışan melemelerin, sanki kentin mekanik seslerini taklit etmeye çalışan acıklı tınısı.
Ne bir gelenek bu, ne bir yenilik. Güzelliği, insancıllığı kalmamış, anakronik, uyumsuz, içi boş bir kalıp. İçi boş, ama, dışı, adamakıllı kanlı.