Türkiye'de pedagoji

Yazı çizi işleriyle uğraşanların, genellikle, 'bir ayakları' da basında olur. Benim için de hep böyle olmuştur.

Yazı çizi işleriyle uğraşanların, genellikle, 'bir ayakları' da basında olur. Benim için de hep böyle olmuştur.
Yıllar önce bir tanıdığım bu mesleğe nasıl başladığını anlatmıştı. Gazetede yeni çalışmaya başlayanları genellikle 'polis-adliye' kısmına verirler. O da gitmiş oraya. Birkaç gün sonra servis şefi bir haber yapmasını istemiş.
Bu, ilk haberi olacak. Oturmuş, yazmış, servis şefine götürmüş. Adam alıp okumuş, sonra yırtıp atmış...
Yıllar önce bir tanıdığım ilk kez bu anıyı anlatmış, bana da ilginç geldiği için aklımda kalmıştı. Ama gene yıllar geçip ben basında çalışan birçok dost edindikçe ve onların bu mesleğe nasıl girdiklerine dair anılarını dinledikçe, hikâye özgün olmaktan çıktı. Aynı kalıbı kaç kere dinlediğimi hatırlamıyorum.
Yukarıda, bıraktığım 'yırtıp atmış' noktasından sonrası, genellikle,
'oturmuş, yeniden yazmış. Servis şefi gene yırtıp atmış' diye devam eder. Genellikle bundan birkaç tane olur. Hikâyenin sonu, 'İşte bu işi biz böyle öğrendik' diye biter.
Benim şurada yazdığım bu hikâyeyi okuyanlar arasında basın mensupları varsa, daha ilk cümleden tanımışlardır neyin geldiğini. Basından birkaç
dostu olanlar da mutlaka bu hikâyeyi daha önce de işitmiş olduklarını hatırlamışlardır.
Bazan bir merak gelir: acaba hepsi aynı servis şefinin 'rahle-i tedris'inden mi geçmiştir? diye. Ama, hayır, sanmıyorum. Epey değişik zamanları ve değişik kurumları içeren anılardı dinlediklerim.
Hani hayatın çeşitli alanlarında varolduklarını bildiğimiz klasik tipler vardır.. polis sorgusundaki 'iyi polis' vardır, örneğin. Bunun gibi, gazetelerin 'polis - adliye servisi'nde oturan ve kendisine getirilen haber yazılarını okuduktan sonra yırtıp atan bir 'şef' figürü bulunuyor.
Bu hikâyeler bize son analizde ne anlatıyor? 'Çekirdekten yetişme gazeteci' kavramını ve tipolojisini anlatıyor; 'Gazeteci olunmaz, doğulur' yargısını pekiştiriyor; 'alaydan yetişme'nin ayrıntılarını veriyor vb. Bütün bunların bir miktar gerçek payı da vardır, epeyce bir 'mistifikasyon payı' da. Yaygın uygulanan bir yöntem olduğu belli. Sonuçlar? Galiba o da belli.
Peki, öğrenmenin ve 'öğretme'nin daha akılcı, daha medeni (daha 'az vahşi' diyelim) yolları olamaz mı? Yırtıp atmak yerine, neyin eksik, neyin yanlış olduğunu, üretilmiş metin üstünden giderek göstermek daha verimli bir yöntem değil midir? Bu 'yırtıp atma' yöntemini uygulayan 'şef', kendisi, niçin yırttığını, hangi noktaya gelindiğinde yırtmaktan vazgeçtiğini anlaşılır bir şekilde açıklayabilecek biri midir? Yoksa mekanik olarak öğrendiğini mekanik olarak uygulayan biri midir?
Örnek basından, ama bu toplumun başka alanlarında da 'öğrenmek' bundan çok farklı biçimlerde öğrenilmiyor. Yazdığı şeyi yırtıp suratına çarpmak, başlı başına, bir 'insan hakkı' ihlali, bir hakaret, vahşi bir ezme olayı. 'Ast-üst' ilişkisini, 'öğreten-öğrenen' ilişkisini bu çarpık temele oturtmaktan kıvanç duyan bir toplum, sonra da bu çarpıklığın hasadını topluyor.