'Ulusal çıkar'

Irak'la başlayan birinci krizde Turgut Özal 'bir koyup üç almak' lafını etmiş ve epey eleştiri almıştı. Hani imam, 'Yaptığımı yapma, söylediğimi...

Irak'la başlayan birinci krizde Turgut Özal 'bir koyup üç almak' lafını etmiş ve epey eleştiri almıştı. Hani imam, 'Yaptığımı yapma, söylediğimi yap' demiş; Özal da, tersine, söyledikleri eleştirilen, ama aynı zamanda yerine getirilen biriydi, çünkü herhalde felsefesi ortalama insan zaaflarına iyi hitap ediyordu. Nitekim, şimdi ikinci Irak krizinde, konuya 'çıkar' motivasyonu dışında bakan pek yok -kaç koyup kaç alınacağı telaffuz edilmese de. Ama zaten yalnız bu değil, 'çıkar' hesabı yapmadan konuştuğumuz konu kalmadı.
'Ulusal çıkar' deyince akan sular duruyor. Herkes bireysel hayatında
'çıkar'a bu kadar tartışılmaz bir yeri tanımaya (ve bundan ötürü hiç utanç duymamaya) böyle alıştırılınca, 'ulusal' diye tanımlanan çıkarın kutsallaşması doğal. Zaten, başına 'ulusal' sıfatını eklediğimiz her şeyin kutsallaşmasına alışmışız, 'ulusal' kültürümüz gereği.
Ama 'çıkar'ın kendisinin tartışılmaz olup olmadığı tartışması bir yana, 'çıkar' olup olmadığı da öyle 'kerameti kendinden menkul' bir konu değildir.
Bunun tarihte örneği çok da, şimdi aklıma bir örnek olay geldi, onu anlatayım.
Malum, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya yenildi ve bizim hâlâ adını anıp titremeler geçirdiğimiz 'Sevr'den beter 'Versailles'ı imzaladı. Bu 'antlaşma' ya da 'cezalandırma' belgesinin hükümlerinin harfiyen yerine getirilmesi için en büyük talep Fransa'dan geliyordu. Çünkü Fransa 1871'de Prusya karşısında hezimete uğramıştı ve bunu unutamıyordu. Son savaşın çoğu da Fransa'nın topraklarında geçmiş, ağır zarar vermişti. Sonuç olarak, Almanya'nın zayıf kalması, demin kullandığımız kavramla, Fransa'nın 'ulusal çıkarı'nın gereğiydi. Fransa da bunu hiç tartışmadı ve bu olağan 'anlayış' doğrultusunda davrandı.
Ne yaptı?
Birçok şey. Bir kere, Almanya'nın Versailles'da kesinleşen biçimde savaş tazminatı ödemesinin en sıkı 'takipçisi' oldu. Yakında Britanya, uzakta Amerika, bu antlaşma hükümlerinin ağırlığını görüyor ve uygulamayı biraz hafifletmek istiyorlardı. Ama Fransa hiç oralarda değildi. Çünkü Almanya'nın zayıf kalması Fransa'nın 'ulusal çıkarı'nın gereğiydi.
Galiba 1923'tü, Fransa, Belçika ile birlikte, tazminat ödemekte geciken Almanya'nın Ruhr bölgesini işgal etmeye kalktı. Bu girişim, Fransa için biraz da onur kırıcı biçimde yarım kaldı, ama Almanya bunu da görmüş oldu.
Gene Paris'teki anlaşmalar sonucu imparatorluk olmaktan çıkmış olan Avusturya'da Almanya ile birleşme eğilimi güçlenmişti. Fransa buna da şiddetle karşı çıktı.
Peki, ne oldu?
Ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Versailles'ın boğucu sonuçları Almanya'da bitmeyen bir kriz yarattı. Orada ortaya çıkabilecek en demokratik ve barışçı siyasi güç, Weimar'ın sosyal-demokratları, bu kriz içinde alabildiğine yıprandı. Bir dondurma yemek için bir bavul para taşıyan Almanlar korkunç bir nefret biriktirdiler, korkunç bir intikam yatırımı yaptılar. En olağandışı çözümlere de kendilerini manen alıştırdılar.
Bütün bu birikimlerin sonucunda, Hitler, katakulliyle karışık, iktidara geldi. Versailles olmasa, Hitler de iktidar olmayabilir, İngiltere'de Moseley gibi, tarihin eksantrik bir vakası olarak kalabilirdi. Ama böyle değil, bildiğimiz şekliyle gelişti tarih. Çünkü Versailles'ın bildiğimiz şekilde uygulanması Fransa'nın 'ulusal çıkarı'nın gereğiydi.
Sonra Almanya ile Avusturya birleşti. Fransa'nın karşı çıktığı biçimde değil, 'Anschluss' biçiminde. Derken Almanya, iki hafta içinde, Fransa'yı işgal etti. 'Ulusal çıkar'ın dolaysız sonucu bu oldu.
Toplumlar, devletler özellikle bir tür davranışı, 'kınanabilir' nitelikte olan davranışlarını açıklamak için, bu 'ulusal çıkar' mazeretine gerek görürler. Ama tarih, o nitelikte davranışların, ne 'ulusal' ne de başka türlü, kimseye yararı olmadığını gösteren örneklerle doludur.