'Ulusal çıkar'ı kim tanımlar?

Türkiye'nin aslında yeni başlamakta olan Avrupa serüveni üstüne söylenecek çok şeyler var. 'Direniş cephesi' de muhalefet dozunu gitgide artırdığına göre (artırmak zorunda), herhalde sık sık bu konuya döneceğiz.

Türkiye'nin aslında yeni başlamakta olan Avrupa serüveni üstüne söylenecek çok şeyler var. 'Direniş cephesi' de muhalefet dozunu gitgide artırdığına göre (artırmak zorunda), herhalde sık sık bu konuya döneceğiz. Ama bugün (ve belki daha birkaç gün) yaklaşık bir aydır orasından burasından didiklediğim 'ulusal çıkar/demokrasi' konusuna dönmek istiyorum.
Orasından burasından didiklemekle birlikte, bu konuda sorulması gereken can alıcı soruyu henüz sormamıştım: 'ulusal çıkar'ın ne olduğuna kim, nasıl karar verir? Üstünde yazıyor mu, 'ulusal çıkara uygundur' diye?
Bu soruyu soranlar, bu 'ikilem'i kuranlar, belli ki, bir şeyin 'ulusal çıkar' olduğunun bilinebileceğine inanıyorlar. O zaman da, öyle tanımladıkları şeye uymayan başka her şeyi fırlatıp atmakta bir sakınca görmüyorlar. Oysa 'ulusal çıkar'ın ne olduğuna karar verebilmek için de 'demokrasi'ye ihtiyacımız var.
Soru, Ermeni kıyımını kabul etme bağlamında ortaya çıktı. İyi, biz de bu örnekten yürüyelim. Zamanında, 'dediği dedik' biri, bu konuda 'ulusal çıkar'ın ne olması gerektiğine karar vermiş. 'Reddedeceğiz' demiş. 'Yoksa tazminat isterler, toprak isterler' vb. Eh, tabii bunları vermek 'ulusal çıkar'a aykırı.
Peki, bu karar ne sonuç vemiş? Şu sonuçları vermiş: Türkiye içinde bundan haberi olmayan, olunca da 'yalandır' diye bağırmaya koşullanmış kuşaklar yetiştirmişiz. Ama dünyada kimseyi kendi dediğimiz şeye inandıramamışız. Bir-iki 'tarihçi' bizi kısmen destekleyen şeyler söylüyor, ama -özellikle de böyle yaptıkları için- akademik dünyada saygıdeğerlikleri yok.
Bana sorarsanız anlamsız, ama pratikte Türkiye için olumsuz anlam taşıyan bir şey: Çeşitli ülkelerin yerel veya genel meclisleri, 'Bu olay olmuştur' anlamına gelen kararlar geçiriyor.
İronik bir durum: Resmi Türk savunması uluslararası düzeyde hiçbir ağırlık taşımadığı için, o savunmanın parçası olan doğru bazı olgular da arada kaynayıp gidiyor ve dünya bu tartışmayı sadece Ermeniler ya da onlardan yana konuşanların argümanlarıyla izleyip öğreniyor. Savunma diye, Ermenilerin Türklere soykırım uyguladığı yolunda argüman geliştirmekten başka iş yapmazsanız, olacağı bu.
Burada bu tavır devam ettikçe, uluslararası durumda bir değişiklik olmasının ihtimali yok.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş, bu işin sorumlusu İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet kurucuları arasındaki süreksizlik (İzmir Suikastı girişimi kanıt gösterilebilir) gibi etkenlerle, kıyım kabul edilir ve iş orada kalırdı. Yıllardır bu 'cansiperane' savunma ise olayın olmadığına dair kimseyi ikna etmiyor, ama savunmayı yapanların kıyımı yapanlarla aynı kafada olduğu kanısını gitgide güçlendiriyor. Talat Paşa'ya tören yapmaktan başkentte Vali Reşit Bey'in adını caddeye vermeye uzanan somut uygulama da bu kanıyı doğruluyor.
Bu politikada ısrar, sorunun çözümünü getirmeyecek. 'Direniş cephesi'nin istediği zaten çözüm değil, zaten dünyayı inandırmak değil. İstedikleri, dünyayı dışlamak ve dünya tarafından dışlanmak ve kendi faşizmimizle kavrulup gitmek.
Bu parlak 'ulusal çıkar' politikası, o 'dediği dedik' birinin aklına geldiği gün, resmi çizgi haline gelmese ve o gün tartışmaya açılsa, demokrasi içinde tartışılsa, belki gene yerine bir yenisi hemen oluşamazdı, ama dünyaya böylesine totaliter bir toplum görüntüsü de verilmezdi. Bu demokratik ortamı (bu konu için ve her konu için) diri tutsaydık, zaten bugün bu biçimde tartıştığımız konuların hiçbirini tartışmak zorunda kalmazdık. Öyle bir demokratik ortamın varlığı uluslararası platformda büyük bir esneme yaratacağı gibi, içeride de, şimdiye kadar, yalana dolana değil, gerçeğe ve ahlaka dayanan çözümler üretirdik.