'Ulusal çıkar'la, 'ulusal çıkmaz'

Bu dünyada bir 'politika', toplumsal bilim çerçevesinde oluşmuş bilgi birikimiyle, uluslararası hukuk normları çerçevesinde oluşmuş ilkelerle, bütün bir insanlık kültürü çerçevesinde oluşmuş değerlerle çelişiyorsa...

Bu dünyada bir 'politika', toplumsal bilim çerçevesinde oluşmuş bilgi birikimiyle, uluslararası hukuk normları çerçevesinde oluşmuş ilkelerle, bütün bir insanlık kültürü çerçevesinde oluşmuş değerlerle çelişiyorsa, böyle bir politika, başta onu uygulayanlar, hiç kimse için yararlı olamaz.
'Ulusal çıkar' üstüne yazdığım yazıların -umarım- sonuncusu olmak üzere yazıyorum bunu da. 'Ulusal çıkar mı önce gelir, demokrasi mi?' diye soran anonim soru sahibine bir cevap olarak.
Ne var ki, dünya tarihi, yukarıda söylediğim ilkelerin çiğnenmesinin örnekleriyle doludur. Bugün de dünyanın pek çok yerinde o dediklerimle çelişen uygulamalar, 'ulusal çıkar' adına sürdürülüyor.
Myanmar'da askeri diktatörlük var, örneğin. Gidin bir araştırın: kimse bunun filanca generalin 'çıkar'ına olduğunu söylemeyecektir, Myanmar'ın 'ulusal çıkar'ı böyle gerektirmektedir.
Böyle tartışılmaz, başka türlüsü düşünülemez 'ulusal çıkar'ların bulunduğu ülkelerde onları tespit eden ve uygulayan 'ulusal önderlik'ler de vardır genellikle. 'Çıkar'ı savunurken onları da savunmak zorundasınızdır. Siz Alman'sınız, Hitler de Alman... Nazi falan, ama sizin Nazi'niz, demek savunacaksınız.
Gene böyle ülkelerde, böyle şeylerin olabiliyor olması, o ülke tarihinde oluşmuş kurum ve teamüllerin niteliğine bağlıdır. Demokratik veya diktatoryal, 'ulusal'lık açısından bakmaya kendinizi koşullandırmışsanız, hangisine yakın olduğu önemli sayılmaz. 'Diktatörlükse benim diktatörlüğüm, faşizmse benim faşizmim, bağrıma basar, severim.'
Napoleon, Avrupa'da fethettiği yerlere Fransız Devrimi'nin değer ve kurumlarını (parlamento gibi) götürüyordu. Bunlar İtalya'da 'demokratik' olduğu için kabul edildi ve yerleşti, Almanya'da Alman olmadığı için reddedildi. Bunu da, Hitler'le noktalanan yolun erken aşamalarından biri olarak yorumlayabilirsiniz.
Mussolini'nin Etiyopya'ya, Japonya'nın Filipinler'e, Birmanya'ya, Hindiçini'ye saldırmaları hep 'ulusal çıkar' gereğiydi. Hitler'in bütün Avrupa'yı fethetmesi Almanya'nın 'ulusal çıkar'ı gereğiydi. Dünyadan Yahudi ırkını kazıma kararı da öyleydi.
Almanya savaşı kaybedip bütün kanıtlar ortada dururken teslim olmasaydı, 'holocaust' olup olmadığına dair daha şüpheli bir durum olmasaydı, 'Olmadığını savunmak Almanya'nın 'ulusal çıkar'ına uygundur' diyecek güçlü bir grup çıkardı. Aslında bugün de var. Willy Brandt holocaust anısı önünde diz çöktü diye ağır saldırılara uğradı. Ama var olan koşullarında Almanya'nın, Brandt gibiler siyaseti belirledi ve onun için bugün Almanya yaptığı kötülüğü mertçe üstlenmenin onuruyla ayakta duruyor ve doğru söyleme üstünde 'ulusal çıkar'ın nasıl sağlam oturacağını sergiliyor.
Herhalde saymakla bitmez, 'ulusal çıkar' diye sittinsene bir yalanla yaşadıktan sonra, bunun bir biçimde sona erdiği ve tam karşıtının çok daha büyük bir mutluluk getirdiği örnekler.
Yalnız Güney Afrika'yı söyleyeyim.
Orada da apartheid, en azından beyazların olmazsa olmaz, başka türlüsü zinhar düşünülmez, tartışılmaz politikasıydı.
Şimdi yok öyle bir politika, öyle bir 'ulusal çıkar'. Ne oldu?