Uzun gelenek

Birkaç gündür Cumhuriyet ideolojisinde çok önemli yer tutan, 'sistemi koruma' öğesine değiniyorum.

Birkaç gündür Cumhuriyet ideolojisinde çok önemli yer tutan, 'sistemi koruma' öğesine değiniyorum. Bu öğenin varlığını Cumhuriyet tarihi boyunca ve bugün de gözlemlememize rağmen, öğenin kendisinin çok daha eski zamanlardan kalma olduğu kanısındayım.
İşin tuhafı, bu 'değişmezlik' ideolojisinin gerçek zihni altyapısının, Cumhuriyet düşüncesinin uzlaşmakta epey sıkıntı çektiği İslami inanç biçimlerine bağlı olduğunu sanıyorum.
Sık sık söylediğim gibi, insanların düşüncelerinin içeriklerini değiştirmeleri görece kolay bir şeydir. Popülarize ederek bir örnek verecek olursam, bir Galatasaraylı'yı bir biçimde ikna edip Fenerbahçeli yapmak, bu durum çok zormuş gibi görünse de, aslında görece kolaydır. Ama o takımdan veya bu takımdan, bir 'takım taraftarlığı' yapma biçimini değiştirmek çok zordur. Çünkü bu, insan zihninin işleyişinin daha derinde çalışan mekanizmalarına bağlıdır ve bunların alışkanlıklarını değiştirmek çok daha geniş çaplı etkenlere bağlıdır.
Bu bakımdan ben, bugün yaşadığımız ideolojik sorunların birçoğunu İslam'a bağlıyorum: Tabii bugünkü İslam'dan veya bugünkü toplumun İslam'ı ya da İslam'la yaşama biçimlerinden söz etmiyorum. Yüzyıllar önce şekillenmiş,
kalıplaşmış ve devam edegelmiş düşünce alışkanlıklarına değiniyorum.
Şüphesiz bu 'değişmezlik' anlayışının, bu muhafazakârlığın gerisinde yatan, çok daha genel bir 'determinizm' vardır: Yani, kapitalizm-öncesi medeniyetlerin, geçmişi hayatın tek düzenleyicisi olarak yücelten, genel muhafazakâr ideolojileri. Ama bunun yanı sıra İslam'ın da bazı önemli özellikleri bu sonuca katkıda bulunmaktadır: bunların başında, İslamiyet'in
'kutsal metni'nin doğrudan doğruya Allah'ın kelamı olduğu inancı gelir.
Bunun böyle olması, inananla inancı ve inancının kuralları (isterseniz
'amentü' diyelim) arasında özel bir ilişki yaratır.
Sonuçta elbette her şey, inanan insanların o 'kelam'ı nasıl yorumladıklarına bağlıdır ve böyle olduğu için de ideolojinin 'göreceliği' kuralı burada da işlemektedir. Ama, insanlar, kendi öznelliklerine, bunun öyle olmadığına inanmak zorundadırlar.
Afganistan bin küsur yıldır Müslüman'dı; malum Budist heykeller de çok daha eskiden beri orada duruyordu. Allah'ın 'kelam'ını o heykellerin orada olmaması emri olarak yorumlamak, Taliban'a düştü. Buyurun size bir 'görecelik' örneği. Ama heykelleri uçuran Taliban'ın, kendi öznelliklerinde, Allah'ın somut bir emrini yerine getirdiklerine inanma ihtiyacı kesindir.
Dolayısıyla burada gördüğümüz zihni-düşünsel muhafazakârlık, 'değişim korkusu' bütün kapitalizm-öncesi medeniyetlerde rastlanand an daha katı bir kalıba dönüşür.
Dolayısıyla, yakın zamanlarda İslam dünyasının çeşitli yerlerinde geliştirilen, "Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın belirli bir tarihte, belirli bir topluluğa nazil olmuş 'kelam'ı olması" görüşü son derece önemli bir olgudur ve gelecekte hayati bir rol oynayabilir.
Bu sonuncusu ayrı konu da, biz gene 'değişmezlik' konumuza dönelim: Allah'ın 'kelam'ı olan kutsal metnin söylediklerine göre, insanlar, kendilerine bir düzen kuruyorlar. Bu düzenin, o 'kelam'da emredilen, düzen olduğuna içtenlikle inanıyorlar (inanmayanlar da olabilir; onlar zaten farklı kollar oluşturuyor; ama 'uyma zorunluğu' konusunu tartışan yok). Böylece, 'kelam' ile 'düzen'in özdeşleşmesi gerçekleşiyor ve bu özdeşleşme sonucunda 'kelam'da var olduğu söylenen 'kutsallık', onun cisimleşmesi demek olan 'düzen'e aktarılıyor ('transfer' oluyor). Böylece 'düzen' de kutsallaşıyor. Onun da asla değişmeden sürdürülmesi gerekiyor.
Şimdi, 'din' kurumu içinde belirli bir mantığı ve içsel tutarlılığı olan bu düşünce biçimini, düşüncelerinin 'içerik'lerini değiştirmiş, ama zihinlerinin 'düşünce içeriği üretme' yöntemini değiştirememiş insanlar tevarüs ederse ne olur? Bunun cevabı, birçok özelliğiyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin yetmiş küsur yıllık tarihinin olaylarıdır.