Vüsat Bener

İki gündür Fransa'daki anayasa oylamasının 'derin' nedenlerini Fransız devriminin dönüşünden bulup çıkarmaya çalışırken, kendime her anlamda çok daha yakın bir olayın üstüne yazmayı da ertelemek zorunda kaldım:

İki gündür Fransa'daki anayasa oylamasının 'derin' nedenlerini Fransız devriminin dönüşünden bulup çıkarmaya çalışırken, kendime her anlamda çok daha yakın bir olayın üstüne yazmayı da ertelemek zorunda kaldım: Vüsat Bener'in ölümünü demek istiyorum.
Vüsat Bener sevdiğim bir dostumdu.
Uzun süredir pek öyle sık sık karşılaşamaz olmuştuk. İstanbulla Ankara arasındaki mesafe gitgide açılıyor galiba -en azından benim açımdan. Benim oralara gittiğim, onun da buralara geldiği yoktu. Ama bir kere iyi kurulmuş bir dostluk, insanlar birbirini göremediği için yok olup gitmez.
Ama bu yazıda söylemek istediğim şeyler Vüsat Bener'le dostluğumuz üstüne değil, Vüsat Bener'in yazarlığıyla, edebiyatıyla ilgili.
Çok iyi bir yazardır Vüsat Bener.
Aramızdan ayrılan bu edebiyatçıların gittikleri yerde buluştukları bir lokal varsa (Keats'ın anlattığı 'Mermaid Tavern' gibi bir meyhane olabilir, örneğin), ben Vüsat'ın orada kendinden önce yola çıkmış üç başka yazarla buluşacağını hayal ederim: Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, bir de Bilge Karasu. Çünkü Türk edebiyatında bu dört kişiyi, kendim de çok iyi anlamadığım birtakım nedenlerle, bir arada düşünmeye alışmışımdır. Hani öyle bir 'akım' gibi görmekle filan ilgisi yok. Hepsi bambaşka adamlar! Ama 'yazar' oluşlarında -ve galiba aynı zamanda 'adam' oluşlarında -bir ortak üslubun varlığını sezinliyorum.
En gençleri en erken öldü (Oğuz Atay, 1934-1977). Bilge 1930, Yusuf 1921, Vüsat ise 1922 doğumluydu. Oğuz Atay'la tanışıp seviştiklerini, Bilge'yi insan olarak sevip, yazar olarak çok beğendiğini bilirim. Yusuf'la tanışıklıkları var mıydı, bilmiyorum.
'Vüsat Bener' denince, aklıma ilkin 'yalınlık' kavramı gelir. Bu konuda Türk edebiyatında ona yaklaşan belki oldu ama erişen ya da geçen olmadı. Vüsat Bener anlatmak istediği şeyi en az kelimeye başvurarak anlatmanın üstadı olmuştu; ama uzun çalışmalar yaparak buraya geldiği de söylenemez, çünkü en erken döneminin hikâyelerinde de bu özelliği hemen görürsünüz.
Sorun 'az kelimeyle', 'edebiyat yapmadan' anlatmaksa, şu halde kullandığın o 'az kelime'yi çok iyi seçeceksin. İyi seçeceksin ki, okur, okuduğu kadarıyla, senin yazmaya gerek görmediğini içinde duysun, yaşasın. Tabii bir de 'sıralama' var burada: her şey birbirini öyle bir biçimde izleyecek ki zaten o sıralama neler olduğunu anlatacak. Başka bir söyleyişle, yapı kendisi konuşacak.
Bunlar hep 'biçim'le ilgili sorunlar. Vüsat Bener, bir yandan 'biçim' sorunuyla uğraştığını hiç ele vermez, ama aynı zamanda, son derece titiz bir biçim kaygısı vardır.
Galiba, şu dört kişiyi birlikte anmamın nedeni de bu. Dördü de, bu kaygıyı paylaşıyorlardı ve dördü de, 'lakonik', yani 'az konuşan' yazarlardı. Bu yalnız ortada olan eserlerinde görülen bir özellik değildir; hepsinin, uzun suskunlukları vardır. Bir şey yayımlamadıkları yıllarda başka sorunlara kafa yormuş değillerdir; çünkü, hayatlarını ne işle kazanıyor olurlarsa olsunlar, gerçek işleri yazarlıktır.
Ama ortaya koyacakları şeyin zihinlerindeki standardı yüksek olduğu için, oraya vardıklarından emin olmayınca, suskun kalmayı tercih ederler.
Vüsat Bener, az kişinin bildiği, ama bilenin çok fazla beğendiği bir yazardı.