Wolfowitz'e tepkiler

Amerikalı Wolfowitz'in Birand ile Çandar'a söyledikleri Türkiye'de çeşitli tepkiler yarattı, yaratmaya devam da edecektir.

Amerikalı Wolfowitz'in Birand ile Çandar'a söyledikleri Türkiye'de çeşitli tepkiler yarattı, yaratmaya devam da edecektir.
Ancak, bu tepkiler, adamın söyledikleriyle aynı ağırlıkta değil gibi. Bu sadece 'O sert konuştu, cevabı da sert olmalı,' anlamında söylemiyorum. Wolfowitz, doğru yanlış, kendi durduğu yerin gerektirdiği sözleri, ağzına geldiği gibi söylemiş. Cevap verenlerin, öncelikle, galiba 'durduğu
yer' denecek bir yer yok. Onun için verilen cevaplar da kulağa cevap gibi gelmiyor.
Wolfowitz'in konuşma tarzı, seçtiği üslup, Türkiye'nin ve medeni dünya içinde kalmayı seçecek herkesin, niçin Amerika'nın bu operasyonu dışında durması gerektiğinin açıklaması neredeyse. Evet, bu küstahlık, bu 'Ben bilirim, başkasını dinlemem' tavrı, 'Benim dediğimi yapmazsan seni pişman ederim' dayatmacılığı, 'Kayıtsız şartsız beni desteklemek zorundasın' pervasızlığı, Amerika'nın Irak harekâtına egemen olan üslubu. Ama bu zaten Bush'un başkan seçilmesinden beri ortaya çıkan ve 11 Eylül'den beri adım adım büyüyen bir şey.
Ve işte bundan ötürü, kendini bilen bir ülke, Amerika'nın yanında olmaz, olmamalı.
Wolfowitz'e cevap verenler böyle bir şey söylemiyor. Çünkü en başta, cevap verenler, Türkiye'nin katılmama ve topraklarını kullandırmama kararıyla doğru olanı yaptığına inanmıyorlar. Bir kısmı medyada, bir kısmı başka yerlerde, birçok insan, zaten baştan adamın dediğinin doğru, ama üslubunun biraz kaba olduğuna inanıyor. Bu, refleks haline getirilmiş tepkiyi gösteriyorlar: 'Biri Türkiye aleyhinde diye yorumlanabilecek bir söz söylerse, bu söz ister doğru olsun ister yanlış, biz buna karşı çıkmalıyız!'
Onun için, cevap verenlerin 'durduğu bir yer' olmadığı izlenimi oluşuyor. Başbakan Erdoğan, 'Türkiye hata yapmamıştır' diye dikleniyor. Ama tezkerenin çıkmasından yana olduğunu yeterince açıklıkla belirtmiş, sonuç ters olunca bundan hoşnut kalmadığını gene aynı açıklıkla göstermişti.
Büyükanıt 'demokrasi'den söz ediyor. O söz perde arkasında söylendiğinde, pekâlâ, 'Haklısınız, ama ne yapalım, demokrasi var' diye de yorumlanabilir.
Bu da, 'Çıkan sonuç, gerekli olan sonuçtur' anlamına gelecek bir söz değil.
Üstelik, bu işin başından beri Amerika, Türkiye'ye 'Bize yardımcı olun ve istediğinizi yapın. Kuzey Irak'a girin ve orayı bildiğiniz gibi düzenleyin' demiş olsaydı, ama tezkere gene geçmeseydi, bu şimdiki yarım ağız savunmalar da yapılır mıydı, bilemiyorum. Belki zaten onlara gerek kalmaz, Meclis filan zaten topa tutulmuş olurdu.
Wolfowitz'in askerlerle ilgili olarak söylediği de ilginç: Beklenen önderliği yapmayarak ABD'yi hayal kırıklığına uğratmışlar.
İlginç tabii, ama çok yeni veya şaşırtıcı değil. Adam, Amerika'nın alışık olduğu Türkiye'yi istiyor. Toplumun ne yapması gerektiğine ordunun karar verdiği Türkiye, Amerika için her zaman tercih edilir bir Türkiye'ydi. Wolfowitz'in kendisi 'Berlin Duvarı öncesi' biri olduğu için, müttefiklerini de böyle kalıplar içinde algılamasına şaşmamalı. Ayrıca, Türkiye içinde de Türkiye'yi aynen Wolfowitz'in görmek istediği gibi görmek isteyen, azımsanmayacak sayıda kişi var. Dolayısıyla onlar da,
'memleketimizi eleştiren ecnebi' karşısında alışık olduğumuz gürültüleri çıkardıktan sonra, kendi başlarına kalınca, 'Adam aslında haklı ya, ne yapacaksın...' falan diye düşüncelere dalıyorlar.
Ama tepkinin cılız olmasının en önemli ve bence en vahim nedeni, bu ülkede pek çok kişinin 'büyüklük' denince, zihninde tıpkı bu Wolfowitz gibi bir imgenin canlanması. Bir fırsatını buldukları zaman zaten tıpkı öyle davranırlar. Bu fırsat sık sık gerçekleşemediği için, sair zamanlarda öyle bir durum varmış gibi rol yaparlar (burayı elçi olarak tanıyan Grossman'ın değindiği, 'kendimizi önemsememiz' hali), ama her zaman, 'Ah, şu Wolfowitz gibi olabilsem' diye imrenir, özenirler. Onun için tepki zayıf.