'Yabancı ideolojiler'

Geçen hafta, Türkiye ile Almanya'nın yakın tarihleri ve ulus-devlet menziline ulaşma süreçleri arasındaki benzerlikler üstünde duran birkaç yazı yazmıştım.

Geçen hafta, Türkiye ile Almanya'nın yakın tarihleri ve ulus-devlet menziline ulaşma süreçleri arasındaki benzerlikler üstünde duran birkaç yazı yazmıştım. Bu uluslaşma ve devletleşme süreci bir süreden beri akademik anlamda da incelediğim bir konu oldu. Belirli bir zaman
içinde kitaba yönelik bir biçim alacağını sanıyorum.
Almanya ile benzerliklerimiz gerçekten çarpıcı, dolayısıyla saptanması, vurgulanması gerekiyor. Ayrıca, bizim durumumuzun, bizim sorunlarımızın kimseye benzemediğine dair yaygın bir inanç vardır -sık sık da tazelenir. Bu yanlış inancı düzeltmek için de dünyadaki benzerlerimiz üstünde durmak gerekiyor. Sandığımız -ya da umduğumuz- kadar 'eşi menendi yok' bir toplum değiliz. Biz bundan memnun kalmasak da benzerlerimiz var: 1848-1948 arası Almanya gibi, 1984-2004 arası Yugoslavya gibi vb.
Bugün de böyle bir benzerlik teması üstünde durmak istiyorum. A.J.P. Taylor Napoléon'un Almanya üzerindeki etkisinden ilginç bir sonuç çıkarıyor. Napoléon, paradoksları bol olan bir tarihi kişilikti. Fransa'da rolü, devrimin sonunu ilan etmek oldu. Bastille'in üstünden 15 yıl geçmeden İmparatorluk tacını başına geçirmişti. Ama Avrupa'daki yayılmasıyla yarattığı sonuçlar bunun tersine oldu. Devrim'in getirdiği ilke ve değerlere tamamen yabancı, aşırı derecede muhafazakâr ve gerici rejimlerin bulunduğu topraklara, 'özgürlük-eşitlik-kardeşlik' havasının (bunun son kırıntıları da olsa) bir ölçüde yayılmasına imkân yarattı. Almanya ve İtalya'nın çeşitli siyasi birimler halinde yaşayan prenslikleri, dükalıkları vb. bunların başında gelir. Nitekim, Napoléon'un buralara getirdiği birtakım yeni usuller, kendisi buralardan çekip gittikten sonra da yaşamaya devam etti. Örneğin, Almanya'da ondan önceki siyasi birimlerin sayısı 300'ü geçiyordu; bunları 36'ya indirdi. Ondan sonra da bu sayı değişmedi.
Taylor, Almanların işlerine gelen değişimleri korumakla birliktek, genel olarak, Napoléon'un etkilerine karşı düşmanca bir tavır aldıklarını anlatıyor. Bunun ne demek olduğunu görmeye çalışalım.
Modernleşme çağında, Avrupa başta olmak üzere, bütün dünyayı yeniden biçimlendirmeye başlayan ilkeler ve ideolojiler (demokrasi, liberalizm vb.) büyük ölçüde Fransız Devrimi'nin sonuçları olarak ortaya çıkmıştır. Bunların başlıca özelliği, evrensel olmalarıdır.
Almanya, daha doğrusu Almanya'nın kaderini elinde tutan seçkinler, bunların Almanya'ya, onaylanması kolay olmayan Napoléon işgaliyle gelmesi olgusunu kendi çıkarları açısından istismar ederek, bunları işgalle özdeşliyor, böylece 'yabancı' olduğunu öne sürerek reddetme imkânını kazanıyorlar.
Bu mantığa girilince, tabii bunun tersi de geçerli oluyor: "Demokrasi ve liberalizm bizim yarattığımız şeyler değil; demek ki bize yabancı; demek ki kötü" diyebiliyorsak, "Bizim siyaset kültürümüz otokratik ve baskıcıdır; bizim ulusal kültürümüz böyledir; bizim olduğuna göre demek aynı zamanda iyidir" cümlesini kurabiliriz. Birinci cümlenin mantığı, ikinci cümlenin kurulmasının yolunu açıyor.
İşte bu da, Türkiye'nin yakın tarihinde çok sık görülmüş bir durumdur ve Almanya ile benzerlik burada da tamdır. Osmanlı devletinin 19'uncu yüzyılla birlikte Batı'da karşılaşmaya başladığı tavırların pek çoğu, aslında bu yüzyılın yeni siyasi biçimlenmesinin sonucuydu; Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi sonrası dünyanın gittikçe demokratikleşen ve liberalleşen atmosferini yansıtıyordu.
Biz, Osmanlı döneminde de, Cumhuriyet döneminde de, Batı'dan gelen bu 'sesleri', sadece ve sadece 'milliyet' temeline bağlı bir çerçeve içinde işitmeyi tercih ettik. Liberal Gladstone, canımız öyle isteyince bizim de 'Kızıl Sultan' dediğimiz Abdülhamid'in despotizmini eleştiriyorsa, bunu liberal dünya görüşünün gereği olarak yapmıyordu; 'Türk düşmanı' olduğu için yapıyordu.
Evet, biz bu 'anlama biçimi'ni o zamanlardan başlayarak istikrarla sürdürdük (Almanların da yaptığı gibi). Ama şu son dönemde ve özellikle AB'ye katılma girişimi çerçevesinde, böyle anlayıp böyle davranmayı bir sanat haline getirdik: kahrolsun yabancı ideoloji demokrasi!