'Yapma' tarih

Türk milliyetçiliğinin daha ilk doğduğu anda, kendine 'şanlı' bir geçmiş aramaya giriştiğini, bundan önce çeşitli vesilelerle yazmıştım.

Türk milliyetçiliğinin daha ilk doğduğu anda, kendine 'şanlı' bir geçmiş aramaya giriştiğini, bundan önce çeşitli vesilelerle yazmıştım. Cumhuriyet öncesinde Mehmet Ali Tevfik'in geliştirdiği bu düşünce, 30'larda, Yusuf Akçura'nın çabalarıyla, 'milli eğitim'in bir parçası haline getirildi. Tarihyazımını dev aynası yapımcılığı gibi bir iş olarak gören bu anlayış, o gün bugündür, okuliçi ya da dışı eğitimin merkezinde yer alır.
Özetle, güçlü milliyetçi duygularla donanmış kuşakların yetiştirilmesi için, gerçekliğin 'bir miktar' değiştirilmesinin, çarpıtılmasının sakıncalı değil, yararlı olduğu anlayışına dayanır.
Dolayısıyla burada da güdücü düşünce 'ulusal yarar' kavramına dayandırılır. 'Mademki ulus için yararlı, bazı konularda bazı yalanlar söyleyebiliriz.' Bu formülasyonda, 'ulusal yarar'ın karşısındaki kefeye koyduğumuz şey, bu tartışmayı başlatan soruda olduğu gibi 'demokrasi' değil, ondan çok daha büyük, uçsuz bucaksız, engin bir şey: gerçeklik! Öyle bir düşünsel dünya kuruyorsunuz ki kendinize, terazinin bir kefesinde 'gerçeklik' dururken, öbür kefeye 'ulusal yarar'ı koyuyorsunuz ve bunun ağırlığı 'gerçeklik'i yerinden havalara zıplatıyor.
Mehmed Ali Tevfik, Yusuf Akçura ve onların düşünce çizgisinden devam edenler (Ziya Gökalp de unutulmamalı), öncelikle, 'şanlı bir tarih' ihtiyacını gidermeye çalışıyorlardı. Böyle bir proje, gerçek tarihte olmayan birtakım süslerin, azametlerin yapma tarihte tedarik edilmesini içeriyorsa, denklemin öbür yanında da, gerçek tarihte olan bazı tatsız şeylerin oradan kazınması işleminin bulunması kaçınılmaz olur. Bu iki işi birden yapınca, pırıl pırıl bir tarih elde ederiz. Madeni topraktan arındırmak gibi bir işlem.
'Ulusal yarar' (yani 'bizim çıkarımız') kavramını evrende tek belirleyici kabul eden anlayış çerçevesinde, bunun böyle olmasında yadırganacak bir durum yoktur, tersine, bir 'iç tutarlılık' söz konusudur. Öyle bir 'öncül'den yola çıkılmışsa, varılacak sonuçlar da bunlardır.
Ancak, 'gerçeklik' üzerinde manipülasyon yapmakla gerçekleşen, kendi içinde tutarlılık taşıyan bu yaklaşım ve bunun üzerine inşa edilen dünya görüşü, gerçeklikle yüz yüze geldiği zaman sarsılmaya, belirli bir süre içinde çökmeye mahkûmdur. Çünkü gerçekliği tanımayarak, yok sayarak var olmak mümkün değildir.
Türk milliyetçiliği zor koşullarda oluştuğu için başından beri abartılı ve saldırgan olmuştur. Mehmed Ali Tevfik, 'manevi yurt' kavramını ve onun bir gereği olarak 'yapma tarih' ihtiyacını dile getirdiği konuşmasına Renan'ı anarak başlar. Ama Renan'ın 'millet' kavramı içinde 'ırk' etkenini reddettiği o ünlü konuşmasının sessiz, sakin tonundan eser yoktur, Tevfik'in 'âteşÓn' hitabetinde. 'Irk'ı yüceltir, sürekli bir heyecan, gürültülü bir retorik halindedir. Kelimeleriyle birlikte esas olarak bu 'ton', sonraki kuşaklar (ve Ömer Naci gibi çağdaşlar) tarafından sürekli yeniden-üretilmiştir.
Bu retoriğin 'şan ve şerefi abartma' yanına karşı bir mesafe koyma işlemi her zaman görece daha kolay olmuştur. Her dönemde 'Bir Türk dünyaya bedel' diye ya da onun benzeri bir sözü haykıranlar olmuştur, ama her zaman bunun gerçeklikle bir ilgisi olmadığını gören ve bilenler çoğunluğu oluşturmuştur. Türkçede 'vatan, millet, Sakarya' diye bir deyimin çıkması bu bilincin basit bir kanıtıdır.
Ama işlenmiş bir kabahati görmek ve suçu üstlenmek, dünyada herkes gibi Türkler için de, abartılı övünmelere karşı mesafe koymaktan daha zorlu bir iş olmuştur. 'Tarihe şan veren Türk' retoriğine karşı, sıradan vatandaş da, 'Canım, o kadar da abartmayalım' der; ama 'Sen zülum yaptın' diye üstüne varıldığında, doğal olarak, ilk tepkisi savunmaya geçmek ve suçlamaları reddetmek olacaktır. Genel kültürü de, başka türlü davranabileceği yollar açmamaktadır.