Yaratıcılık ve taklit

Türkiye'de birtakım nedenlerle basketbol popüler olmaya başladı. Onun için gazetelerde eskisine göre daha çok basketbol haberi görülüyor.

Türkiye'de birtakım nedenlerle basketbol popüler olmaya başladı. Onun için gazetelerde eskisine göre daha çok basketbol haberi görülüyor. Bunların, 'kısa maç özeti' karakterinde olanları, bir süreden beri belirli bir anlatım formatı edindi. Hangi gazetede bakarsanız bakın, şöyle bir şey göreceksiniz:
"X takımında Ahmet maçı 15 sayı, 5 ribauntla vb. tamamladı. Z takımında Mehmet'in 22 sayısı takımını yenilgiden kurtarmaya yetmedi."
Tahmin yürütüyorum: bir tarihte, maçın birinde, yenilen takımın parlak oyuncusu, diyelim 35 sayı yapmıştır. Bunu yazan kişi de böyle bir formül akıl etmiştir. Hani, 'Onca sayıya rağmen olmadı...' gibi bir şey.
Ama sonra, her şeyin formülü haline geliyor.
Şimdi bu, Türkiye'de, spor sayfasında, basketbol maç özeti vermenin standart biçimi. Ama böyle bir konu, aslında bu kadar dar bir alanla sınırlı değil. Bu, genel ve geniş bir eğilimin, bu özgül alanda kendini ortaya koymasının biçimi.
İster istemez, 'yaratıcılık' dediğimiz, tanımlanması çok da kolay olmayan
insan yeteneğiyle ilgili bir şey.
İnsan hayatının şaşmaz ve kaçınılmaz bir diyalektiği vardır: herkes farklı olmaktan hoşlanır. Kimseye benzememek, yalnız ona özgü bazı niteliklere sahip olmak, genellikle insanların özendiği bir durumdur. İnsan birdenbire yapayalnız kalabilir, çevrenin yadırgayan ve eleştiren bakışlarını üzerinde hissetmenin tedirginliğini yaşayabilir. 'Herkes gibi olma'nın vazgeçmesi zor bir rahatlığı vardır.
Bu dediklerim, genel olarak bütün insanlar için geçerlidir. Ama 'yeni' ve 'farklı' olan ne kadar, nereye kadar yeni ve farklı olabilir? 'Herkese benzeme' rahatlığı nerelerde daha belirgin bir biçimde hissedilir? Bu soruların cevapları, döneme, topluma, içinde bulunulan daha dar
insan topluluğuna göre değişecektir.
Türkiye 'bireyselleşme' dediğimiz sürecin ileri değil, oldukça geri aşamalarından henüz çıkmamış bir toplum. Modernizmin dinamikleri burada gümbür gümbür çalışmıyor. Böyle olunca, 'cemaat' değer ve alışkanlıkları burada paradoksal bir konum ediniyor. O dinamiklere daha yakın duranlar, 'yeni' ve 'farklı' olana daha çok özeniyor, ama aynı zamanda, hem daha büyük kalabalıklar, hem de bizzat kendileri, özenilen o yerlerin henüz çok uzağında oldukları için, pek ileri gidemeden duruyorlar. 'Yaratıcılık' elbette, 'farklı' olmaktan türer. Ama bu ortamda
bunlar ancak buraya kadar...
Basketbol özetinden girdim, gene spordan örnek vereyim (spor ve 'magazin' söylemleri bugün Türkiye'de sosyo-ideolojik her şeyin daha saydam görülebildiği alanlar): bir vakit birinin aklına futbol topu için 'meşin yuvarlak' diye bir söz söylemek geldi. Ne kadar yerinde bir metafordu, metonimiydi, tartışılır. Pek de aman aman bir şey değil. Ama bir tuttu, bir tuttu. 'Top' demek neredeyse ayıplanır hale geldi. Varsa
'meşin yuvarlak', yoksa 'meşin yuvarlak!'
Bu toplumda, Boğaz'da kendine villa alacak hevesi ve parası olanlar, gidip trilyonlar sayıyor ve birörnek yapılmış on beş villadan birini alıp yerleşiyor; herhalde komşularının banyosunda ne renk mermer döşeli olduğunun verdiği rahatlık duygusuyla yaşıyor. Çünkü burası 'top' yerine 'meşin yuvarlak' dediği zaman özgün bir birey olduğunu sanan kitlelerin varolduğu bir toplum.