Yasanın değişmezliği

Adalet Bakanı bir yandan, Başbakan bir yandan, özel olarak şu son günlerin davaları, genel olarak da hukuk üstüne, birbirinden tuhaf sözler söylüyorlar.

Adalet Bakanı bir yandan, Başbakan bir yandan, özel olarak şu son günlerin davaları, genel olarak da hukuk üstüne, birbirinden tuhaf sözler söylüyorlar. Başbakan eline bir Anayasa almış, oradan madde okuyarak TÜSİAD'a cevap vermiş oluyor. Ne demiş TÜSİAD? 'Yargıya karışamayız deyip oturmak, politika değildir' anlamına bir şeyler demiş. Oysa Anayasa'ya göre yargıya karışılmazmış! Sanki 'Yargıca el altından haber gönder de, davayı kapatsın' diyorlar. Mahkemenin kendisi Adalet Bakanı'na mütalaa soruyor. Ne sorulduğunu da hepiniz biliyoruz. "Pamuk konuştuğu zaman hâlâ geçerli olan eski yasayı esas alırsak bu dava açılmaz" diyor. Bakan 'Haklısınız' derse dava düşecek, bitecek. Buradan, 'Yasama veya yürütme yargıyı baskı altına alsın' dendiği sonucunu çıkarıp Anayasa maddesi okumanın kerametini anlamak kolay değil.
İkincisi de şunu diyor olabilir: 'Çıkardığınız yasanın ne kadar tuhaf sonuçlar yaratabildiği görüldü. Şunu bir an önce değiştirin ki bu garabetler sürüp gitmesin!'
'Yargıya karışamayız' deyip oturmanın bir anlamı yok, çünkü siz aynı zamanda 'yasama'sınız, ve 'yargı'nın ya da uygulayacağı yasaları siz yaparsınız. Biri size 'Yasa yapın' derse 'Yanlış yaptığınız yasayı değiştirin' derse, bunun cevabı Anayasa açıp 'yargının bağımsızlığı' maddesini okumak mı olur?
Adalet Bakanı Cemil Çiçek bu talebe de bir cevap yetiştirmiş. Hiç olmazsa ne dendiğini anlamış ki, yanlış da olsa, bir cevap yetiştirmiş. 'Öyle ikide birde yasa değişmez' mealinde bir cevap.
Bu ülkede siyaset adamının sahip olması beklenen erdem, bu gibi anlarda, ilk söylendiğinde kulağa doğru gibi gelen bir lafı bulup söylemek. O da söylemiş: 'kravat gibi' değiştiremezmiş yasayı.
Türkiye'nin hele 'ceza yasası' gibi bir şeyi kolay kolay değiştiremediği malum. Bulmuş Mussolini'nin yaptığı güzelim kanunu, üstelik kendine göre bir şeyler de eklemiş, cezaları da artırmış. Böyle bir nimeti elden kaçırmak ister mi? İstemedi nitekim. 141'iyle, 142'siyle yıllar yılı durdu. Gene aynı hikâye: Avrupa Birliği yüzünden bu vefakâr yasadan vazgeçmek zorunda kaldık. Yasa değişirken belli ki Cemil Çiçek yanında bürokratlarıyla bu tip elverişli maddelerden bazılarının kalmasını sağladı.
Bunlar o zaman da eleştirildi, çünkü, olacakların bir kısmı önceden tahmin edildi, söylendi. Kulak asmayan gene öncelikle Cemil Çiçek'ti. Bugün de ısrarını sürdürüyor.
'Kravat gibi yasa değişmez' ne demek? Kötülüğü ortaya çıkmış bir yasayı sittinsene tutarız, demek mi? Somut olaya, pratikteki duruma bakın, birilerinin (savcı değilse 'Hukukçular Birliği') bu maddeleri suiistimal ettikleri açık. Pratiği bırakıp teoriye bakalım, hukuk teorisine: 'Türklük' gibi kavramların geçtiği maddelerin her zaman bu gibi kötüye kullanılma kapıları açtığını söylemeyecek otorite yoktur.
Kötü olduğu aşikâr bir kanun maddesinin değiştirilmesi mi bir ilkedir? Yoksa 'kravat gibi' değiştirmemek için o maddeyle oturmak mı? Ne kadar beklemek gerekecektir? Maddenin kötü işlediğine Cemil Çiçek'in ikna olmasını mı beklemek zorundadır Türkiye toplumu?
Bir de, geçen gün Altan Öymen'in mükemmel bir şekilde toparladığı 'müdahil'lik kepazeliği var ortalıkta. Bunun da nereye varacağı, nasıl yorumlanacağı belli değil. Bunu da oturup bekleyeceğiz herhalde, müdahil ülkücü avukatlar medeni davranışlarıyla adam falan öldürsünler de, Cemil Çiçek de maddenin yanlış olduğunu veya yanlış yorumlandığını anlasın diye.
Türkiye'nin bu evrede gündeme gelen sorunları, 'geçmişle yüzleşme' sorunu, zorunlu olarak gündemde. 301, müdahil avukatlar, daha bilmem neler, hep bunun için, bunu önlemek için.
Şimdilik burada yer kalmadığına göre hikâyenin bu kısmına önümüzdeki günlerde gireyim: Nedir bu geçmiş konusu, bu 'yüzleşme' korkusu, geçmişi temizleme adına geleceği de kirletme manevraları?