Yaşayan tarih

İki gündür 1919 yargılamalarından alıntılarla, Ermeni kıyımının bilinen sırlarından bazı örnekler veriyordum. Daha çok şey var o kaynaklarda, ama kitaplar ortada, ilgilenen alır okur.

İki gündür 1919 yargılamalarından alıntılarla, Ermeni kıyımının bilinen sırlarından bazı örnekler veriyordum. Daha çok şey var o kaynaklarda, ama kitaplar ortada, ilgilenen alır okur. Birileri bunları yazacak, birileri de 'Öyle bir şey olmadı, ölenler tifüsten öldü' diye bir şeyler söyleyecek, bu iş böyle devam edecek. Sonuçta kimin hangi yolu seçeceği, bir 'bilgi' sorunu olmaktan çıkıyor galiba -önemli olan da bu.
Bundan 20 yıl önce, Türkiye'de bu konuda bir tane 'fikir' vardı; yani, medyaya, medya yoluyla kamuya yansıyan, demek istiyorum. Şimdi, en azından, birden fazla fikir var.
Aralarında İttihatçıların kendi anıları da olmak üzere, birçok kitapta yer alıyor bu konu. Yurtdışında, başka dillerde, konuyu işleyen çok daha fazla yayın bulursunuz, doğal olarak, ama Türkçe dışında bir dil bilmiyorsanız, gene yeterince yayın, kaynak bulabilirsiniz. Bir yandan, daha çok çeviri yapılıyor, yapılabiliyor, yani Türkçede varolan kaynakların hacmi de gün geçtikçe büyüyor.
Onun için, 'bilgi eksikliği' sorunu, yavaş yavaş, sorun olmaktan çıkıyor. Bir hukuk terimi olarak 'genosid'den söz etmiyorum -onun tartışması ilelebet devam edebilir. Ama ciddi bir kıyım olduğu, milyona belki yaklaşan, belki milyonu aşan sayıda insanın canını kaybettiği, iki büyük kent dışında imparatorluk sınırları içinde her yerde yaşayan Ermenileri kapsayan içler acısı, korkunç bir facia yaşandığı belli. Bunun için 'Yaşandı' demek ya da 'Hayır. Böyle bir şey olmadı' demek, bilgiye değil, ahlaka bağlı bir seçme, bundan sonra.
1919 yargılamaları konusuna girmeden önce, Almanya'yı ve Napoleon'u örnek göstererek, iyi bir şey de olsa dışarıdan geleni, 'milli değil' diye reddetmekten söz etmiştim. Bu dediğim tavrı tamamlayan bir şey, doğal olarak, 'kötü bir şey de olsa, içeride olanı, 'milli'dir diye, bağrımıza basmak'tır.
1919 yargılamalarında, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey suçlu bulunup idam edilmiş ve öncelikle onun adı öne çıkıp simgeleşmiştir. İşgal altında bir ülke ve bir kentte böyle olaylara insanların tepki duymasının doğal olduğunu söylemiştim. Bu Kemal Bey gerçekten suçlu muydu, yoksa kenti işgal eden ecnebileri mutlu etmek üzere karakuşi üslupla feda edilen bir kurban mıydı, bunu doğrusu çok iyi bilmiyorum.
Ama Kemal Bey'in cenazesi bir milliyetçi gövde gösterisine dönüştü. Her zamanki gibi öncü rolünü öğrenciler üstlendi ve Kemal Bey'e 'sahip çıkarak', işgalcileri protesto etmiş olduk.
Bu olaya bugün bakınca, rahatsız edici öğeler görmemezlik edemiyorum. Sorun, Kemal Bey'in bir haksızlığa kurban gittiği inancıysa, durum o kadar rahatsız edici değil. Ama sorun 'Biz icabında Ermenileri tepeleriz. Bunun için kimse bizi cezalandıramaz' diye formüllenebilecek bir tepkiyse, evet, bu son derece rahatsız edici bir durum. Korkarım geçerli olan da bu.
İşte, 'bizdendir' diyerek, böyle bir gerekçeyle, bütün insanlığın kınamakta birleştiği bir olayın arkasında saf olmak, budur.
Bunun doğru teşhis olduğuna inandığımı söylüyorum. Çünkü bir tek bu olayla sınırlı değil, anlattığım durum.
Kıyımın bir numaralı sorumlusu olan Talat Paşa'nın Nazizm zamanında bize geri verilen kemiklerini Hürriyet-i Ebediye'de gömmek ve yıllarca mezarı başında tören yapmak zorunda mıydık?
Yalnız kıyım konusu değil, Cumhuriyet'e ve kurucusuna da 'karşı' bir tavırdı bu.
Sırtında en fazla insan kanı vebali taşıyan 'Vali Doktor Reşit Bey' adını Ankara'nın bellibaşlı caddelerinden birine vermek zorunda mıydık?
Ermeni kıyımına da karışmış, sonunda gene Ali Şükrü cinayetini işlediği için 'su yolunda kırılmış' Topal Osman'ın çirkin sözlerle dolu kaidesi değiştiği için 'milliyetçi tepki' verenlerin 'yazar' olduğu bir ülkede, bu kıyım gibi olaylar, tarihe de karışamıyor -'bugün de yaparız' tavrı varoldukça!