Yerel reform tasarısı

1950'lerde İstanbul'un valisi aynı zamanda belediye başkanı olurdu. Tabii o zamanın -ve her zamanın- Türkiye siyasi kültürü içinde, önce 'vali', sonra 'belediye başkanı' olurdu.

1950'lerde İstanbul'un valisi aynı zamanda belediye başkanı olurdu. Tabii o zamanın -ve her zamanın- Türkiye siyasi kültürü içinde, önce 'vali', sonra 'belediye başkanı' olurdu. Bir kent ne kadar büyük ve önemliyse, herhangi bir biçimde 'özerklik' kazanmasına engel olarak merkeze bağlamak da o kadar gerekli görülüyordu.
Bu gerginliği bugün de aşabilmiş değiliz aslında. Dönemler değişiyor, kurallar ve terminolojiler değişiyor. Bu değişimde, tamam, 'Belediye seçimini kaldıralım. Eskisi gibi vali, belediye işlerini de üstlensin' denemiyor artık. Bu kadarı fazla gelir. Ama şu sırada tartışılmakta olan 'yerel yönetim reform taslağı' üstüne söylenenlere bir kulak verin: aynı kadim gerilimin, hatta duygu dozu yükselmiş biçimde, hâlâ orada durduğunu anlayacaksınız. Türkiye Yol-İş Sendikası karşı çıkıyor buna (çeşitli 'derin' kurumlarımız arasında sendikaların da yer aldığına geçen gün değinmiştim): 'Eyalet sistemine, federasyona, Türkiye'nin parçalanmasına karşı çıkmaktır...' tarzında bir dil kullanılmış.
Bir süre önce okuduğum bir kitap aklıma geldi, yeniden bazı sayfalarını karıştırmaya başladım. David Thomson'ın Europe Since Napoleon'u bu. 1957'de yayımlanmıştı. Ama artık alanının klasikleri arasına girdi.
Thomson, Avrupa'da 1870'lerden başlanarak merkezi hükümetlerin yerel yönetimlere yetki kaydırdığını ve onları güçlendirdiğini anlatıyor. Bu yıllarda, II. Dünya Savaşı'ndan hatırladığımız Neville Chamberlain'ın babası Joseph Chamberlain, Birmingham Belediye Başkanı. Su ve havagazı hizmetlerini yöneterek, oradan kazanılanla dünyada ilk 'gecekondu ıslahı' diyebileceğimiz işlere giriyor, parklar ve eğlence alanları yaratıyor. Bizde şimdi 'Türkiye'nin parçalanması' edebiyatıyla tartışılan 'reform yasası' türünden, yerel yetkiyi genişletmek ve kısıtlamalardan kurtarmak için gerekli son yasa 1882'de Meclis'ten geçiriliyor. "Yüzyıl sonuna kadar" diyor Thomson, "hemen hemen her büyük kent, belediye mülkiyetinde bulunan parkları, su ve havagazı tesisatı, tramvay hatları, okulları, hastaneleri, müzeleri, sanat galerileri, kamusal hamamları ve buna benzer daha birçok kurumlarıyla kıvanç duyar hale gelmişti."
Türkiye'de şu anda buna benzer yasaları geçirip kısıtlamaları ayıklarsanız, şu son paragrafta anlatılan sonuçlara mı ulaşırsınız? Muhtemelen hayır. Muhtemelen birçok suiistimal olayıyla da mücadele etmek gerekir. Ama Batı'dan neredeyse 150 yıl sonra bu işlere kalkıştığımızda başımıza böyle işler gelecekse, bunun tek nedeni, 150 yıldır böyle şeyler yapmayı ertelememizdir. Bir süreç ne kadar erken başlarsa, içerdiği -her süreçte varolan- sakıncaları gidermek için de o kadar çok zaman ve fırsat bulunur. Ertelemek çözüm değildir, sorunu büyütmektir.
İngiltere, çok alanda olduğu gibi burada da öncülük etti. Ama tek başına değildi: "1914'e kadar, kıtanın büyük kentlerinin çoğunluğu aynı yolu izledi, böylece Avrupa'ya, belediyelerin işlettiği kamu hizmeti kurumları, çarşılar, çamaşırhaneler, mezbahalar, hastaneler ve emek piyasaları kazandırdı. Bazı ülkeler, bu işlerin yapılabilmesi için, yerel otoriteyi daha da geniş yetkilerle donatmayı gerekli gördü."
100 yıl önce bütün Avrupa -kimse parçalanmadan- bu işleri yapıyor. Biz, 50 yıl önce, valiye ikinci iş olarak belediye başkanlığı yaptırıyoruz. Bugün de, yerele yetki aktarmayı, şu malum terminoloji içinde tartışıyoruz.
'Biz'li cümleler kurarak yazıyorum da, kim bu biz'? Hepimiz mi? Sanmıyorum. Bunu asıl yapan, o yetki devri ihtimali karşısında dehşete düşen 'merkez'. Bir tarafta da, 'Bu olsun' diyenler var. Ortada ise bunca yıldır bu gibi konuların dışında tutulduğu için ne olduğunu, neyin tartışıldığını pek anlamayan, daha doğrusu kendine göre anlayan ('Bana ne düşer' sorusu çeçevesinde) necip Türk milleti.
Kendi toplumundan böylesine korkan, korktuğu için yetki devretmeyen o merkez, böylece bizi büyük badirelerden kurtarmış olmalıdır. Peki, o ne yaptı? Başkasına koklatmadığı yetkileri nasıl kullandı? Bunun cevabı, bugünkü Türkiye. Ama ne tuhaftır ki, kimse bundan da çok hoşnut görünmüyor.