Yerleşik ve göçebe

Türklerin 'gezgin' bir millet olup olmadıklarını tartışmaya başlamıştık dün.

Türklerin 'gezgin' bir millet olup olmadıklarını tartışmaya başlamıştık dün. Cevaplandırması güç bir soru bu. Bana göre, böyle olmaya başlıyorlar, ama daha zaman alacak.
Bu konu üstüne zihin egzersizi yaparken, aklıma 'yazlık' konusu geliyor. Dün, iç turizmde, Bursa'da kaplıca, Yalova'da termal derken, yavaş yavaş daha uzaklara doğru bir hareket başladığına şöyle bir değinmiştim. Toplumun 'Batılı' kısmı artık memleketin keşfedilebilecek her yerini keşfetti, keşfedecek kıyı bırakmadı. 'Doğulu' kısmı ise bu 'gezginlik' kültürüne yeni yeni adım atıyor, ama 'Batılı' kesimin gittiği yerlere gitmekten de -hiç değilse şimdilik- pek hoşlanmıyor. Gördüğüm kadar o kesimde hâlâ denizden çok kaplıca merakı var -ya da orada daha çok rahat ediyorlar.
'Keşfedecek kıyı bırakmamak'tan söz ediyorum. Bu da ciddi bir 'gezginlik' ruhu gerektirecek bir şey, tabii. Ama bunu düşünürken bir yandan da aklıma 'yazlık' konusu geliyor. Acaba Türkler kadar yazlık ev edinmeye düşkün bir toplum daha var mı dünyada? Hani Almanya'da 'ikinci kuşak'tan söz edip dururken bir süreden beri artık 'üçüncü kuşak' da ortalıkta boy göstermeye başladı ya... Yazlık konusunda da 'ikinci ev' edinmek çoktan beridir bir marifet, bir ayrıcalık olmaktan çıktı; şimdi bir yığın 'üçüncü ev' sahibi insan dolaşıyor piyasada.
Belki başka ülkelerde, örneğin Yunanistan'da, böyle yazlık edinme merakı bizdeki kadar çoktur; ama oralarda nüfus az olduğu için midir, nedir, insan deniz kıyılarına bakınca bizdeki gibi uçsuz bucaksız siteler, siteler, siteler görmüyor.
Her neyse, bugün bu site konusu üstüne yazmak niyetinde değilim -site dolaylı olarak konuyla ilgili. Şunu kurcalamak istiyorum: 'gezgin ruhu' dediğimiz şey böyle yazlık ev yaptırma veya satın alma âdetiyle bağdaşır mı?
Bana bağdaşmaz gibi geliyor. Basit bir mantık: o kadar para verip yazlık aldınız, yatırım yaptınız, öyleyse artık tatil denince yazlığınıza gideceksiniz. Yani 'gezme' filan kalmadı; 'Her tatilde başka yere giderim' diye düşünme imkânı kalmadı. Tatil yerini de sabitlediniz.
Kaldı ki, yazlık edinme durumu olmadığı zamanlarda da, tatil yerini eve çevirme eğilimi bizde ağır basardı. Daha orta sınıf, dolayısıyla daha kalabalık tatil yerlerinde görmeye öteden beri alışık olduğum manzaralar geliyor aklıma. Böyle yerlerde pansiyonlar ağırlıktadır. Aileler pansiyonlara yerleşir ve mutfakları filan kullanmaya başlarlar. Adamlar bahçelerde şortları, tokyoları ve atletleriyle tavla oynar. Kadınlar dolma yapar... Şüphesiz eskisine göre çok azalmıştır bu görüntüler, ama büsbütün ortadan kalktığını sanmıyorum.
Ayrıca, bu görüntülerin ruhu yaşıyordur, fiziksel ayrıntılar değişse bile. Örneğin, sokaklarda atletle dolaşan kalmamıştır, pijamayla sokağa çıkan da kalmadığı gibi. Ama ne zamandan beri eşofman var. Bizim adamların en kolay ısındığı ve içinde hemen rahat ettiği 'Batılı' giyim! Adını da 'eşortman' falan diye dilimize uydurunca, pijamaya bile gerek kalmadı (o da dünyaya Hindistan'dan yayılmıştı).
Yani, sözün kısası, 'gezme' fiilinin içerdiği 'serüven'den çok, evin ve alışkanlığın 'rehaveti' var Türkler'de. Birincisi yenilik'tir, değişik bir şey yaşamaktır. İkincisiyse bunun tam tersi.
O halde, çoğunluk, 'kinetik' değil de, 'statik' bir durumdan mı tat alıyor, diyeceğiz? Evet, herhalde bunu diyebiliriz. Ama yazının başında bunun zor bir soru olduğunu söylemiştim ya... Bizdeki bu 'statik durum' tercihi gerçekten böyle olabilir, ama buna gerçek bir 'yerleşiklik' denebilir mi?
Gerek 'ikinci' ev olsun, gerekse 'birinci'si, bunlar da epey entipüften, epey geçici, epey uçucu yapılar değil mi? Evlerimiz kendileri bile sanki o kadar yerine sağlam oturmuş, 'statik'leşmiş nesneler değil.
Belki de asıl göçebelik budur.