YÖK ve gayya

YÖK'ü değiştirmekte kararlı olduğu anlaşılan hükümetin şimdiye kadar ortaya koyduğu 'yeni eğitim felsefesi' hakkında pek fazla fikir sahibi olduğumu söyleyemem.

YÖK'ü değiştirmekte kararlı olduğu anlaşılan hükümetin şimdiye kadar ortaya koyduğu 'yeni eğitim felsefesi' hakkında pek fazla fikir sahibi olduğumu söyleyemem.
O canipten böyle bir felsefe geldi de ben mi haberdar olamadım, bilmiyorum. 'Felsefe'den gayrı, bir de yasa taslağı var tabii. Onu da okuyamadım.
Ama konu durmadan tartışılıyor ve ortalıkta uçuşan sözlerden, insan kendine göre birtakım sonuçlar çıkarıyor.
Güvendiğim insanların söylediklerinden, hükümetin getirdiği alternatifin de çok parlak olmadığı sonucunu çıkarıyorum. YÖK'te toplanan yetkileri oradan Milli Eğitim Bakanlığı'na almak gibi bir eğilimden birçok kişi söz ediyor.
Böyle yasa tasarılarıyla var olan sorunun çözülmeyeceği açık.
Ama asıl sorun burada değil bence. Konunun, tasarının ayrıntılarıyla ilgilenemememin nedeni de bu. YÖK'ün şimdiye kadar yarattığı ve halen de yaratmaya devam ettiği sorunlar öyle bir alternatif yasayla çözülebilir, düzeltilebilir olma sınırını ya da derecesini çoktan aştı gitti.
Yanılmıyorsam 1981 sonunda çıktı YÖK. Yani, 22 yıl önce. 22 yıldır koca bir yükseköğretim aparatı bu yasayla ve onun her maddesine, her satırına nüfuz etmiş ruhla işledi. Onun çıktığı yıl asistan olmuş olanlar, şimdi herhalde profesördür. Yükseköğretim düzeyinde yaklaşık iki kuşak insan o anlayışın ördüğü duvarlar, kulvarlar içinden gidip geldi, o anlayışla yatıp kalktı, yaşlandı.
Bu anlayışın, öğretimle, öğrenimle, bunların 'yüksek' olanıyla -ya da olmayanıyla, alçak' olanıyla- herhangi bir ilgisi yoktu. 'Emir-kuman-
da' idealini üniversiteye taşımıştı. 'Milli çıkar' nosyonunu bilimsel araştırma, nesnel değerlendirme gibi akademik hayatta olmazsa olmaz disiplinlerin önüne koymuştu. Bilgi denen olguya karşı, bu çerçevede 'yararlı/zararlı' gibi ölçüler uygulanması gerektiğine inanmıştı.
Bunlara benzer, anlatmakla bitmez şeyler yapmıştı. Bunların bir nebzesi, akademik hayatın niteliğini düşürür; bilgisayara giren virüs gibi ya da insan bünyesine giren kanserli hücre gibi sarar ve çökertir onu.
Burada söz konusu olan 'nebze' filan değildi. Bu anlattıklarımdan kova kova döküldü, böyle ıslatılmaması gereken o alana.
Böyle bir felaket birikimini aslında herhangi bir yasayla da değiştiremezsiniz. Bütün bir anlayışın değişmesi gerekiyor. Eğitim-öğretim nedir? Önce buna bir cevap gerek.
Günümüz Türkiyesi'nde ne kadar zor, ne kadar imkânsız bir tartışma!
Ama yalnız günümüzde değil, hep böyle oldu.
Şu 'öğretim' kelimesinin içindeki o 't' harfi var ya... Her şeyin sorumlusu o! O harf orada oldukça, 'öğreten' ben, yapacağım işin nesnesi olan 'öğrenci'ye bir şeyler 'öğreteceğim'. Onun öğrenimi (bunun 'n' harfli olanı değil) değil, benim 'öğretim'im önemli. Neyin öğretilmesinin iyi olduğuna ben karar veriyorum ve onu öğretiyorum. Neyin 'öğrenilmesi'nin iyi olduğuna o karar veremiyor (onun için hiçbir şey öğrenmiyor). Kendisine öğretileni, öğretildiği şekilde, 'zihin' ya da 'bellek' denen ambarda saklamakla ve istenildiği zaman bozulmamış haliyle bize geri vermekle yükümlü o.
Öğretilmesi iyi olan bu şey milliyetçilik midir, İslam'ın yüce manevi değerleri midir, ırkımızın hasletleri midir, komünizmin hiçbir gücün engel olamayacağı nihai zaferi midir.. bu konularda sonsuza kadar tartışabiliriz. Yalnız tartışmakla iş bitmediği için birbirimizi temizleyebiliriz. Onunla da bitmediğini gördük, ama neyse, başka yöntem bilmiyoruz.
Sorunun bizim 'doğru' dediğimizi 'öğretmemiz' olmadığını anlayan fazla kişi hâlâ yok ortada. Kurumun ta içinde olanlar arasında da yok (zaten onlar kurumun içinde bırakılmadı.) Onun için kavga hâlâ, 'ne' öğretileceğine, 'kim'in karar vereceği üstünde.
Bu çerçevede, ahım şahım olmasına zaten imkân olmayan bir yasanın gelip YÖK'ün yerini alması bana yetiyor. Yerinden kıpırdayacağına ihtimal verilmeyen bu kaya bir kere oynarsa, arkasının gelmesi ihtimali de güçlenir.