'Yurttaş' ve 'soydaş'

Son çeyrek yüzyılın dünya olayları Türkiye'nin çevresinde olup bitenlere öncelikle 'Türk' bir yaklaşımla tavır almasına yol açtı.

Son çeyrek yüzyılın dünya olayları Türkiye'nin çevresinde olup bitenlere öncelikle 'Türk' bir yaklaşımla tavır almasına yol açtı. Bunların bazılarında yapabileceği başka bir şey yoktu. Örneğin Bulgaristan'da Jivkov malum politikalarını başlatınca, bunu herkesin protesto etmesi gerekiyordu; Türkiye, doğal olarak, kendini herkesten fazla sorumlu hissedebilirdi.
Kıbrıs'taki Türkler konusunda ortada olan üstüne yeni bir şey söylemeye gerek yok. Hiçbir zaman Türkiye Cumhuriyeti'nin parçası olmamış bu adada bir Türk Cumhuriyeti'nin varlığını sonuna kadar -ve bütün dünyada tek başımıza- savunuyoruz. Bu tabii, böyle basit, bundan ibaret bir konu değil, ama şu yazıda vurgulamak istediğim şey açısından bu kadarı yeterli.
Kafkasya'da, Kıbrıs Türkleri kadar da ortak tarihimiz olmayan Azerbaycan'ın yakın müttefikiyiz. Burada da bol bol 'kardaş, kandaş' edebiyatı yapılıyor karşılıklı. Karabağ sorunu konusunda ben de Ermenistan tavrını çok yanlış buluyorum, ama o kadarı gene bu yazıda bizim için gerekli değil.
Aynı 'Türk dünyası', 'ırk birliği' gibi gerekçelerle 'Avrasya' üstüne söylenenlere değinip bırakalım.
Bütün bu alanlarda, 'soydaş' kavramını öne çıkartma konusunda herhangi bir 'çekingenliğimiz' yok. Tersine, göğsümüzü gere gere, 'soydaş' kelimesini vurguluyoruz.
Bir süredir, 'Adriyatik'ten Çin Denizi'ne' lakırdısını söylemeyen de kalmadı. Öyle ki, Sovyet İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Türkiye'de bunu önce Özal'ın mı, yoksa Demirel'in mi söylediği konusu dahi karıştı.
'Güneşin altında söylenmemiş söz yoktur' derler. Bu söz herhalde Türkiye semalarında parlayan güneş için özellikle geçerlidir. Çünkü bu
'Adriyatik'ten Çin Denizi'ne sözünü burada ilkin 1880'lerde, henüz Turancılık doğmamış, ama doğma hazırlığındayken, Şemseddin Sami söylemişti.
Gelgelelim, bu onun da 'orijinal' buluşu değildi, çünkü 1860'larda Macar Yahudisi ve türkolog Vambery bu ibareyi ilk telaffuz eden kişi olmuştu.
Uzatmayalım, özellikle son çeyrek yüzyılda, 'Adriyatik'ten Çin Denizi'ne (Çin'le resmi görüşmelerimizde, Sincan'dakileri dahil ederek)
'soydaş'larımız hakkında artan bir ilgi gösteren Türkiye Cumhuriyeti, kendi yurttaşları olan milyonlarca Kürt'ün Cumhuriyet sınırları dışındaki
'soydaşları' hakkında nasıl bir tutuma sahip?
Irak krizi devam ederken, resmi düzeyde, 'casus belli' lakırdıları havada uçuştu durdu. Dün bunun üstünde yeterince durmuştum, tekrar aynı şeyleri söylemeyeyim. Ama bu konu o düzeyde, o şekilde devam ediyor. Yavaş yavaş, Amerika ile düştüğümüz anlaşmazlığın temelinde yatan asıl sorunun o olduğu izlenimi biçimlenmeye başlıyor. Yani, bize Amerika ile dahi köprülerimizi atma kararını verdirecek kadar ağır basan bir durum var.
Resmi düzeyde bu böyle. Yarı-resmi düzeydeyse, gene aynı kriz sırasında her TV kanalında bize savaşın gidişi hakkında (doğru çıkmayan) 'uzman görüşü' bildiren emekli subayların Kuzey Irak'taki Kürtler hakkında oldukça hakaretamiz sözlerini hatırlıyorum. Şüphesiz, yalnız ben hatırlamıyorum.
O günlerden bu yana karşılaştığım bütün Kürt tanıdıklarım da doğal olarak o aşağılayıcı sözleri dinlemiş ve derinlemesine etkilenmişler.
Kimsenin ağzından düşürmediği ve bir sopa gibi birbirine salladığı 'milli birlik ve beraberlik', gerçeklik düzeyinde, bu anlama mı geliyor? Türkiye Cumhuriyeti'nin 'soydaş'ları ve 'yurttaş'ları mı var? Öyleyse, bunların karşılıklı ilişkileri ne?
'Adriyatik'ten Çin Denizi' sözü, mucidi Macar Yahudisi olsa da (belki bizim Tekinalp gibidir) bir 'Türk klasiği' haline geldiyse, bir başka
'Türk klasiği' de, gene herkesin ilk söyleyeni karıştırdığı (klasikler
böyle oluyor), benimse Agah Oktay olarak hatırladığım, 'Fikirleri iktidarda, kendisi hapiste' sözüdür. Fikir adamı fedakâr olur. Yeter ki fikirleri iktidarda olsun, gerisi fasa fiso. Ama bu fikirler nicedir iktidarda.