Brokeback Dağı Türkiye'de çekilemezdi

Bu yılki Oscar törenleri, Bush yönetiminin 11 Eylül sonrasında uluslararası terörizm umacısıyla halkı terörize ederek özgürlükleri kısıtlama, dünyayı yağmalama, Amerikan çıkarları açısından yasadışı gözaltı ve...

Bu yılki Oscar törenleri, Bush yönetiminin 11 Eylül sonrasında uluslararası terörizm umacısıyla halkı terörize ederek özgürlükleri kısıtlama, dünyayı yağmalama, Amerikan çıkarları açısından yasadışı gözaltı ve tutuklamaları, işkenceyi, baskı ve zorbalığı meşrulaştırma girişimlerine karşı bir protesto olarak da okunabilir. Oscar'a aday olan filmlerin seçiminde, görkemli yapımlar, Amerikan değerlerini yücelten filmler değil de, Amerikan toplumunun sorunlu alanları ön plana çıkıyordu. En İyi Film Ödülü'nü almasa da iki sığır çobanı arasındaki aşkı konu alan 'Brokeback Mountain/Brokeback Dağı', En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlanmış Senaryo ödüllerini topladı. En İyi Film Ödülü ise Los Angeles ortamında ırkçılığı, şiddeti, hoşgörüsüzlüğü, yalnızlığı başarıyla konu edinen 'Crash/Çarpışma'ya gitti. Rol aldığı ve yönettiği her iki filmle Amerika'da sistem eleştirisine yönelen George Clooney de, En İyi Yardımcı Erkek Ödülü'ne layık görüldü. Phillip Seymour Hoffman, eşcinsel yazar Truman Capote'yi anlatan 'Capote'de En İyi Erkek Oyuncu ödülü aldı. Bir canlı bombayı konu edinen Filistin filmi 'Paradise Now/Vaat Edilen Cennet'in Oscar adayı olması bile Hollywood için devrim sayılabilirdi. Onun alamadığı ödül, Güney Afrika filmi 'Tsostsi'ye gitti. Biz Türkiye'de bu sırada ne yapıyorduk?
İşe sinema ve televizyonda sigara içilmesini yasaklamakla başlıyorduk. Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın Şemdinli iddianamesinde yer almasının 'rejime darbe' olup olmadığını tartışıyor, gazetecilerin, yazarların, işadamlarının yargıyı etkilemekten yargılandığı bir ortamda, suçlanan asker olunca iddianameyi hazırlayan Savcı'yı soruşturuyorduk. Hakkari'de yapılan folklor yarışmasında Yüksekova Gazi İlköğretim Okulu öğrencilerini kıyafet değiştirmeye zorluyorduk. Daha önceki kıyafetlerini, PKK kıyafetine benzeten Tuğgeneral Erdal Akpınar suç duyurusunda bulunduğu için, bu kez yarışmaya düşük puan alırız diye korkup tebdili kıyafet çıkıyorlardı. Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin düzenlediği Kürt Konferansı nedeniyle 'malum' internet sitelerinden aynen Ermeni Konferansı'nda olduğu gibi 'protesto' çağrısı başlatıyorduk. Sonra İran hakkında bir belgesel çekmek için Esenyurt'u mekân tutan BBC ekibini, 'Burası İran değil,' diye protesto ediyorduk. Mersin'de bir törende Başbakan konuşma yaparken yumurta attıkları gerekçesiyle dokuz kişi hakkında 13'er yıl hapis cezası istiyorduk. O sırada Hrant Dink'i Türklüğe hakaretten yargılıyorduk. Vicdani redci olduğu için mahkum ettiğimiz Mehmet Tarhan'a televizyonunu, televizyonu olmayan diğer bir koğuşa 'izleyebilirsiniz' diye verdiği için 10 gün hücre hapsi cezası veriyorduk. Biraz daha geriye gidildiğinde karikatürleri protesto etmek için Rassmussen'in maketini yakıyorduk.
Toplum kuşatılıyor
Dine saygı nedeniyle yayımlanmamasına mutlak gözüyle baktığımız karikatürlerin, görmedikleri halde Türkiye'de insanları protesto gösterileri ve mitinglere sevk ettiğini görüyor, karikatürlerin ilk yayımlanmasının aksine artık haber konusu olduğunu biliyor, ama haber vermiyorduk. Bu karikatürlerin Müslümanlara hakaret olduğu açıktı. İslam'ı terörizmle eşitledikleri de açıktı. Hoş ABD bunu 11 Eylül'den beri yapıyor ama o ayrı mesele!
Ancak ifade özgürlüğü konusundaki sınırları, gazetelerin, yazarların, insanların kendileri değil de genişleyen bir biçimde devletler, yasalar, din adamları, fetvalar ya da kendinden menkul ahlâkçıların koymaya başladığını ve bunu giderek içselleştirdiğimizi de gözden kaçırıyorduk. Başı açık haber izleyen muhabire taşlı saldırı, başı açık olduğu için değil, 'ezan okunurken ciklet çiğnediği' içinmiş. Türkiye'de ifade özgürlüğü yasaların fazlasıyla yettiği alanlarda bile giderek din ve ahlâkla da sınırlandırılıyor.
AB itelemesi olmasa özgürlük konusunda gelişkin olmayan bir sivil iktidar ve özgürlük ve demokrasi denince nasırına basılmış gibi cumhuriyet diye bağıran bir muhalefetten oluşmuş parlamentoya sahibiz. Askerleri hesaba katmadım bile.
İfade özgürlüğü neyi korur?
Oysa ifade özgürlüğü aykırı, radikal, ters şeyleri söyleyebilme özgürlüğü demek. Kendisi de ifade özgürlüğünü sınırlama eğiliminde olan AB'de bile "ifade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, ama ayrıca devletin ve nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, çarpıcı gelen/şok eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir, bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz" deniyor (AİHM). Katıldığım bir eğitim seminerinde kıdemli bir hakimin ifade özgürlüğü tartışmaları sırasında, "Ama o zaman düşüncelerini ifade ederek propaganda yaparlar" diye kıyameti kopardığını hatırlıyorum. Çünkü bu özgürlüğün, görüş sahibi olmak kadar bilgi ve düşünceyi edinme ve yayma özgürlüğü olduğunu bilmiyor.
Türkiye yaratılan siyasal kutuplaşmalar ve değerler nedeniyle birçok konudaki sorunu düğümlenmiş bir ülke. Bu kafayla bırakın Kürt ya da Ermeni sorununu, Kıbrıs'ı tartışmayı, bu ülkede bir film bile çekemezsiniz. Adı üstünde film. Yani tarihi gerçeklere uymak zorunda olmayan bir şey. Üzerinden 35 ve 25 yıl geçmiş olmasına rağmen 12 Mart ve 12 Eylül faşizmleri konusunda, dönemin ekonomik çıkarlarını, askerlerinin tutumlarını, işkencelerini, ihlallerini, yapılan kuşatmanın hâlâ yarılamadığını gösteren bir film çekmeye kalkın bakalım. Ya da Türkiye'deki canlı bombaların yaşamı ve psikolojisi üzerine bir film. Bakın neler olur. Adalet Bakanı, hakim ve savcılar, olmadı vali ve kaymakamlar onların yetmediği yerde malum kaynaklarca yaratılan küçük toplumsal histeriler, bırakın oynatmayı, size filmi çektirir mi görelim. Biz daha darbelerin yıldönümlerinde en az bir 10, 20 yıl daha darbeci paşaları televizyonlarda izleriz.



HAFTANIN AÇIKLAMASI
Bir kez daha
"Bir kez daha... Bir kez daha...
Ve son kez olması dileğiyle 06.03.2006 tarihinde Batman'da devriye görevi yapan polis aracına ateş açılması dört polis memurunun yaşamını yitirmesi ve bir bekçinin yaralanmasına yol açan saldırıyı kınıyoruz. En temel insan hakkı olan yaşam hakkının her yerde ve her koşulda dokunulmaz olduğunu vurguluyoruz. İnsan Hakları savunucuları olarak kimden gelirse gelsin her türlü şiddete karşı olduğumuzu, şiddetin sorunların çözümü ve hak aramanın aracı olamayacağının altını çiziyoruz. Şiddet ve şiddete dayalı politikalar yerine Barış içinde bir arada yaşama olanaklarını aramalıyız".
İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi


HAFTANIN TEDAVİSİ
Şehvet için tasavvuf müziği
Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş, gazetedeki köşesinde kendisine 'Eşcinsellikten nasıl kurtulacağını' soran bir okuruna, "Namazınızı kılın, tasavvuf musikisi dinleyin" önerisinde bulunmuş. Durumu nedeniyle intiharı düşündüğünü yazan okurunu yatıştırmak adına, "Peygamberimiz, şehvet duygularını bastırmak için gençlere oruç tutmalarını tavsiye etmiştir. Oruç da insanı maneviyata yönlendirir" diyor. Profesör Dr. Zekeriya Beyaz, tasavvuf musikisinin eşcinsellik konusunda tedavi edici etkisini bilmediğini belirtirken, Prof. Dr. Mehmet Nuri Yılmaz da, nefsin terbiyesi açısından namazın önemine dikkat çekmiş.


HAFTANIN DEĞERLENDİRMESİ
Toplum homofobik
25 Şubat 2006 tarihinde evinde ölü bulunan gazeteci ve yazar Baki Koşar, eşcinsel kimliğini gizlemeyen, eşcinsel hareketi için mücadele eden biriydi. İnternette tanıştığı erkek partneri tarafından bıçaklanarak öldürülen Koşar, Türkiye'de yaşanan ama görülmeyen, görülmek istenmeyen eşcinsel cinayetlerinin görünen yüzü oldu. () Heteroseksüel çiftlerin tanışıp buluştuğu, hatta bu ilişkinin evlilikle sonuçlandığı pek çok örnek var. Oysa bu "chat" ortamı eşcinseller için çetelerin pusuya yattığı bir cehenneme dönüşüyor. Soygundan dövülmeye pek çok saldırıya maruz kalan eşcinseller için canlarını kurtarmak yeterli oluyor. Çünkü eşcinsel cinayeti olduğu bu kadar belli cinayetlerin önlenmesi için hiçbir şey yapılmıyor, hiçbir önlem alınmıyor. İnternet ortamındaki homofobi sokaklarda da yaşanıyor. Bursa'da yaşayan ve seks işçiliği yapan Öykü adlı travestinin, "adaletin temsilcisi" sayılan makamlara başvurduğu ve yaşadığı şiddeti görünür kılmaya çalıştığı "Bize Yardımcı Olun" başlıklı mektubu bize de ulaştı. Öykü mektubunda, Bursa'da seks işçiliği yapan travesti ve transseksüellere emniyet güçleri tarafından şiddet uygulandığını, şikayet etmeleri halinde ölümle tehdit edildiklerini yazıyordu. Tek istediklerinin sokakta beklemek değil sorunsuz bir şekilde çalışabilecekleri yerler ve seks işçisi kadınlarla aynı imkanlardan yararlanmak olduğunu da belirten Öykü, artık şiddete ve tacize uğramak istemediklerini söylüyordu... Baki Koşar'ın öldürülmesinin, Öykü ve arkadaşlarının polislerce şiddete ve tacize uğramasının ardında yatanın, eşcinsellere yönelik nefret olduğuna inanıyoruz. İçinde yaşadığımız toplum homofobiden arınmadığı sürece bu nefret ve şiddet ortamı da yaşanan cinayetler de yok olmayacak. Baki Koşar'ın öldürülmesini ve Öykü adlı travestinin maruz bırakıldığı şiddeti kınıyoruz!..
Kaos GL


HAFTANIN KİTABI
Adresinde bulunamadı
Bir aşk kitabı bu. Aslında kitapta iki ilişki var. Bana sorarsanız biri daha gerçek, öbürü ise idealize edilen. Hani şu ruh ikizi vesaire muhabbeti. Sonuç olarak imkansız aşk, döne döne sahibini arayan mektubun hanesine düşüyor. Erkekler arası ilşkilerin başarıyla kaleme alınmış bir melodramı da diyebilirdim. Ama kimse yaşarken melodram olduğunu anlamıyor değil mi? Okumak gerek! Daha önce 'Üçüncü Tekil Şahıs' ile tanıdığımız Bilal Dede'nin ikinci romanı 'Adresinde Bulunamadı' Everest Yayınları'ndan çıktı.