Çocuklarını yiyen devlet

Eski Anadolu efsaneleri değil. Bugün, burada: Tamam çok örneği var, bu da biri. İlahiyat fakültelerinin durumunu biliyorsunuz, özellikle en medyatik dekana sahip Marmara İlahiyat'ın.

Eski Anadolu efsaneleri değil. Bugün, burada: Tamam çok örneği var, bu da biri. İlahiyat fakültelerinin durumunu biliyorsunuz, özellikle en medyatik dekana sahip Marmara İlahiyat'ın. Hani derslerinde
'örtünün'ü öğrettikleri, kapısında 'Başını açmayan okula giremez' yaptıkları okul. Yeni numara şu:
Fakültede iki bölüm var, Din Kültürü ve İlahiyat: İlki ilk, ikincisi orta-öğretime öğretmen yetiştiriyor. Daha doğrusu yetiştiriyordu. Çünkü devlet artık öğretmenlik için dört yıl boyunca bu fakültelerde verilmeyen pedagoji ve formasyon eğitimini de şart koşuyor. 'Ne yapalım, onu da görelim' diyebilirsiniz, lisansüstü eğitim görmeyi kabul edebilirsiniz. Olmaz! Önce not ortalaması gerek, sonra Ankara'ya gidip Ankara
İlahiyat'ta mülakata girmeniz. Yetmez. Yaklaşık 2 bin mezun için devletin belirlediği lisansüstü kontenjanı, 150. Bu da sadece Din Kültürü mezunları için. Sakın plan, program, kazanılmış hak, devamlılık falan demeyin! Hatırlatırım, söz konusu olan baş tacımız Türk devleti, sökmez. Okul kapılarında hakları için direnenlere ihtiyacı yok onun. Akraba, eş, dost ama mülayiminden ister.
Sezen'siz hayat
Kendi deyişiyle 'ailemizin Sezen'i'
İstanbul'da üç konser verdi, yoksa kaçırdınız mı? Eğer kaçırdıysanız yollara düşün, çünkü o yollara düştü, Türkiye'nin dört bir yerinde konser veriyor, belki yakalarsınız. Kaç yıllık tanışımız, dostumuz, aşkımız, iki saatlik konseri boyunca neredeyse her şarkısında 'Ben bu şarkısını ne kadar severim' diyorsunuz. Yani hayatımızın çeşitli duygu ve anlarına tekabül eden o kadar şarkıyı bestelemiş, yazmış, söylemiş. İnsan unutuyor. Konseri kaçıranlar Milliyet Sanat dergisinin bu sayısını kaçırmasın. Konsere gidenler de alsın okusun, çünkü Filiz Aygündüz şahane bir Sezen yazısı yazmış: "Annem biriktirdiğim Sezen Aksu resimlerini yaktığında kıştı. Kar vardı. Bende çağlardan ergenlik, yaş 13; onda 'genç annelik'. Her gün dönüp dönüp baktığım, arkadaşlarıma gösterdiğim, artık rengi sandık sarısını almış Sezen'li gazete kupürleri, albüm kapakları, eski longplay'ler... Bir de aşk mektubu... İlk aldığım... Hepsi yandı
'Sezen'i senden çok seviyorum' dediğim için yakılmıştı resimler. Annem de çocuktu ben de... 'Küçüğüm' henüz yazılmamıştı" Anladınız değil mi? Hayatımızda Sezen Aksu olmasaydı, 'ne yapardık' demiyeceğim, ama onsuz hayata hayat mı denir?
Oh ne âlâ...
Devlet bankasının yeni prensi konuşmuş:
"Belirsizlik var diye çocuk da mı yapmayalım... İstikrarsızlık var diye yatırım yapmamak hiçbir yere varmamak demek... Hükümet bizim sorunumuz değil." İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince bu kafayla yaptıkları Aria yatırımı konusundaki basın toplantısında bu sözleri sarf ediyor. Yeni prense Aria'daki çuvallamayı sormak ne haddimize. Yalnız bu sözlerden hareketle çalışanlarının durumunu sormak istiyoruz. Aslında 'Kriz zamanında nasıl baba yatırım yaptık' diye utanmadan övünen her işadamı için geçerli bu soru: "Kimin cebinden? Son iki yılda çalışanlarınıza ne kadar zam yaptınız? Kaçını işten çıkardınız?"
Borsa fiyatlarını kaybetmemek için kaç milyon dolar tasarruf (siz kaç çalışanı kurban ettikleri diye okuyun) yaptıklarını çok değil 6 ay önce açıklamıyorlar mıydı? Şimdi yatırım yapıyorlarmış. Aferin! Kimin sırtından? Lastik sektöründeki grevi bile kriz nedeniyle akla mantığa sığmayan şekilde erteleyen ve sektörü işveren koşullarında sözleşmeye zorlayan bir hükümet, resen IMF emeklisi olmayı bekleyen 100 bin kamu çalışanı, 10 milyon kayıt dışı çalışanı olan bir ülke ve asgari ücretine yüzde 70 'resmi' enflasyonuna rağmen yüzde 32 zam yapabilen bir devlet. Yatırım yapıyorlarmış, ne kadar zam yapmışlar, ne kadar?