Demokratik atılımdan vaz mı geçiliyor?

Başbakan Erdoğan her ne kadar temel çizgilerinin demokratik reformların devamı olduğunu ve terörle mücadele adına demokrasiden vazgeçilmeyeceğini söylediyse de, yeni Terörle Mücadele Yasası'nın hazırlıklarına başlandı.

Başbakan Erdoğan her ne kadar temel çizgilerinin demokratik reformların devamı olduğunu ve terörle mücadele adına demokrasiden vazgeçilmeyeceğini söylediyse de, yeni Terörle Mücadele Yasası'nın hazırlıklarına başlandı. Adalet Bakanı'nın NTV'ye yaptığı açıklamalar bu tasarının 3 Ekim'e kadar çıkartılmayacağı intibaını uyandırdıysa da, bahsedilen yasa tasarısı ile demokratikleşmenin el ele yürümeyeceği de açık.
Şüphelinin veya sanığın durumu savcı emriyle yakınlarına bildirilmeyecek (12 saat), avukatıyla görüşmesi hakim kararıyla engellenebilecek (24 saat), örgütü fiilerinin mazur karşılanması gerektiğini söyleyen 3 yıla kadar hapisle yargılanacak, ihbarcılık teşvik edilecek, operasyonlarda vurma yetkisi kolaylaşacak, görevden ayrılmış emniyet güçlerine silah kullanma yetkisi verilebilecek, asker, polis gibi görevlilerin suçlarını açıklamak ve kimliklerini deşifre etmek ve yayınlamanın cezası 1-3 yıla çıkartılacak.
Tasarı bağlamında yapılan düzenlemeler bu minvalde gidiyor. Biz bu tasarı olmadan da düşünceyi suç sayıyoruz. Orhan Pamuk'u söyledikleri nedeniyle yargılamaya hazırlanıyor, hâlâ gazete toplatıyor, gazete sorumlularını tutukluyoruz. En son, Nusaybin'de yayımlanan "Mavi" ve "Kent" gazeteleri hakkında Nusaybin Savcılığı, 13 Eylül tarihli gazete için toplatma kararı verdi. Gazetenin sorumlu yazıişleri müdürü Cengiz Doğan, PKK'ye bağlı HPG grubunun açıklamalarına yer verdiği için, "PKK propagandası yapmak" ve "Suçlu ile suçu övdüğü" gerekçeleriyle tutuklandı.

Kişisel
Annem ve Yapı Kredi
Yapı Kredi Bankası'nın yüzde 51'lik hissesinin Koç Grubu tarafından bu ay sonu satın alınması bekleniyor. Tabii belli pürüzler aşılabilirse. Ben size banka bünyesindeki Yapı Kredi Yayıncılık'la ilgili başımdan geçenleri anlatacağım. Gazete sütunlarının kişisel meselelerle işgal edilmesinden hazzetmem. Ancak bu konunun ne kadar kişisel olduğunun kararını okura bırakıyorum.
Birkaç yıl önce ölen annem, emekliliği boyunca çeviriler yaptı. Farklı yayınevleriyle çalıştı ancak Yapı Kredi ile düzenli ve memnuniyet verici bir ilişkisi oldu. Çevirdiği Amin Maalouf kitapları çok sattı. Annem Esin Talu-Çelikkan, öldükten sonra da kitaplar basıldıkça mirasçısı olarak ben para aldım. Doğrusu hiç takip etmedim çünkü her şey çok düzenli yürüyordu.
Taa ki... Bu yıl başında aldığım mektuba ve Yapı Kredi Yayıncılık yönetimi değişene kadar. Yapı Kredi, yazar ve çevirmenlerine telif ödemelerini o güne kadar, kitabın basımından bir ay sonra yapıyordu. Mektuptan anladık ki bunun gerekçesi yazar ve çevirmenleri enflasyona karşı korumak imiş. Ancak artık enflasyonsuz ortam olduğu için dört ay sonra ödeme yapacaklarmış. Yazıyı ciddiye almadım. Anlaşılan Yapı Kredi'nin içinde bulunduğu finansal kriz yayınevine de yansımıştı. Ama bu beni ilgilendirmiyordu. Daha sonra yayınevinin değişen ve sektörün kıdemlilerinden yöneticisinin randevu talebi üzerine görüşmeye gittim. O da, sektörde uygulamanın bu olduğunu -ki değil- artık böyle yapmak istediklerini anlattı. Ben, bu yayınevine insanları bu koşullarda çağırmadıklarını, bankanın ve belki yayınevinin kötü yönetilmiş olmasından benim sorumlu tutulamayacağımı, başkalarının kusurlarının bedelini yazar ve çevirmenlere ödetmenin hiç yakışık almayan bir tutum olduğunu belirttim. Ayrıca bunu kabul etmenin çevirmediğim bir kitap üzerinden çevirmenlere de büyük haksızlık olacağını söyledim. Düşünmemi rica etti.
Düşündüm.
Her ne kadar yukarıda saydığım gerekçeler geçerliliğini koruyor idiyse de bu her yıl baskısı yapılan kitaplar annemin isminin yaşatıldığı tek yerdi. Bunu sona erdirmeye kıyamadım ve dört ayı kabul ettim. Kabul görüşmesine 30'dan fazla baskı yapmış olan kitaplar için yönetici hanım şunu söyledi: "Yeni baskılarda gördük ki redaksiyon gerekiyor." Yani daha önceki yöneticiler atlamış! 30 basım yapılmış, şimdi akılları başlarına gelmiş! Neyse, 'her çeviri redaksiyon gerektirir' diyerek eğer çevirileri redakte etmek istiyorsa buna itirazım olmayacağını hissettirmeye çalıştım. Ancak kazın ayağı öyle değilmiş. Bu redaksiyon için de yüzde 10 olan telif ücretini yüzde 8'e indirecekmiş. Ben de "Dünyada ve Türkiye'de hangi yayınevinde redaksiyon parası çevirmene ödetilir, bu nasıl samimiyetsiz bir esnaf dilidir" diyerek bunu kabul etmedim. İkaz geldi, "Ama biz yüzde 8 vererek yeniden çevirtebiliriz," diye!
Tüm bunları anlatmamın nedeni Amin Maalouf'un "Doğunun Limanları" adlı kitabının 32. baskısı kitapçılarda. 31 baskıdan sonra çevirmeni değişti. Artık annemin çevirisiyle yayımlanmıyor. Keza "Semerkant", "Işık Bahçeleri", "Tanios Kayası", "Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl"ın yeni basımları da Esin Talu-Çelikkan çevirisiyle yayımlanmayacak. Okurlarına duyurulur!

Basından
Linç sırası yalnız kadınlarda
Gün geçmiyor ki yeni bir linç haberiyle karşılaşmayalım. Bölgede geçici işçi olarak çalışan Kürtlere, miting dönüşü otobüslerine saldırılan yine Kürtlere, bildiri dağıtmak isteyen solculara saldırılıyor, karakol basılıyor, hırsızlar linç edilmek isteniyor.
Linçcilerden en son nasiplenen İzmir'de yaşayan iki kadın oldu. Yalnız yaşayan kadınların evine taşlı sopalı saldırıya geçen mahallenin erkek sakinleri, kadınları eve erkek almakla ve evde fuhuş yapmakla suçladı. Polis tabii ki, kadınları gözaltına aldı. Haklarındaki suçlama 'ızrar, icrai rezalet çıkarma ve polise hakaret' idi. İfadeleri alındı, serbest kaldılar. Evde erkek falan yoktu. Olsaydı bu iki kadın linç edilecek miydi?
Kadınlar mahalledeki bazı erkeklerin kendileriyle beraber olma teklifini geri çevirdiklerini, onların da mahalleliyi kışkırttığını söylüyor. Mahalleli kışkırmayı beklermiş.
Kadınlar, evlerini de terk etmeyeceklerini belirtiyor. Gazeteler bu olayın üzerine gitti. Niyetleri iyi idi. Ancak, iki gün boyunca kadınların tam adresi yayımlandı. Saldırıya uğrayanlar böyle deşifre edilmemeli.

Portre
İsimsiz iki ölü
Gebze'de feribotla Topçular'a geçmek isteyen kamyon şoförü yanlışlıkla Yenimahalle yoluna girdi. Bu yolda polis kontrolü vardı. Kamyon şoförü kasasını açtı ve "Kaçın," dedi. Kendi de kaçtı. Kasada çoğunluğu mühendis, doktor ve öğretmen olan 50 göçmen bulunuyordu. Bangladeş ve Pakistan'dan gelmişlerdi. Bir bölümü ara sokaklara yöneldi, bazıları da karayoluna. İkisine iki araba çarptı. Arabaların ikisi de durmadı. Kaza geçiren iki kişi kaza yerinde öldü. Gazetelerdeki haberlerde isimleri bile yok. Onlar her yıl savaşlar, etnik çatışmalar, yoksulluk, baskı ve işkence nedeniyle umut yolculuğuna çıkan milyonlarca insandan ikisiydi. Birleşmiş Milletler 2000 yılında 175 milyon göçmen olduğunu tespit ediyor. Dünya üzerinde yaşayan her 35 kişiden biri uluslararası göçmen.
İnsanların vatanlarını, topraklarını, çevrelerini terk ederek daha iyi bir hayat için göze aldıkları bu yolculuk özellikle 11 Eylül sonrasında hüsran ile sonuçlanıyor. Göçmenler dünyanın hemen her yerinde ama özellikle batı ülkelerinde potansiyel terörist olarak görülüyor. Avrupa'da Almanya'dan sonra İngiltere de göçmenler ve mülteciler için koşullarını sıkılaştırmaya hazırlanıyor.
Türkiye yüz binlerce insanın daha iyi bir yaşam için çıktıkları yolculukta transit ülke olma konumunu koruyor. Ülkemizde uluslararası yasalara ve Cenevre Konvansiyonu'na göre mülteci statüsü belirleme işlemini BM Mülteciler Yüksek Komiserliği yapıyor. Mülteci olma hakkını kazananları 3. ülkelere yerleştiriyor. Bu rakam geçen yıl 5 bin civarındaydı. Komiserliğin, mülteci statüsü tanıma süresi ortalama iki-üç yıl. Bu süre içinde iltica başvurusu yapanlar Allah'a emanet. Eğitim, sağlık, çalışma haklarından yoksunlar. Türkiye'de beklerken yaşadıkları sefalete, çoğu zaman ya bir kamyon kasasında ya da bir tekne ambarında son veriliyor. Beklemektense kaçak yaşamayı tercih ediyorlar. Çünkü öncelikle yaşamaları, yaşayabilmeleri gerek. Yolculukta dövülüyor, taciz ve tecavüze uğruyorlar. Hemen hepsinin hayatı ayrı bir öykü olabilecek bu değerli insanlar, dünyanın değersizleri olarak kabul edilip ancak istatistiklerde yaşıyor. Ya da kaçarken ölüyor. O iki insandan geriye Türkiye'nin bir yerlerindeki kimsesizler mezarlığında iki isimsiz mezar kalacak.
Yüzbinler yaşamları pahasına umut yolculuğunu sürdürecek...

Kampanya
Başörtüsüne özgürlük
Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu 22 haftadır başörtüsüne özgürlük kampanyasını sürdürüyor. Her cumartesi saat 12.30'da İzmit Sabri Yalım Parkı İnsan Hakları Anıtı önünde toplanan Platform mensupları YÖK'ün Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsünü engelleyici kararlarını protesto ediyor. Eyleme diğer illerden de destek geliyor. Mazlum-Der'in yanı sıra Sakarya Dayanışma Platformu, Sapanca'dan SABED, Özgür-Der de eyleme destek veriyor.
Erkek Şiddetine Karşı
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Amargi Kadın Akademisi, Şahmaran Kadın Dayanışma ve Araştırma Merkezi ve Gökkuşağı Kadın Derneği, 4320 sayılı yasa hakkında kadınları bilinçlendirme kampanyası başlatıyor. Neden, şiddete uğrayan kadına, yaşadığı ortamdan ayrılmak zorunda kalmadan, kendisine şiddet uygulayandan korunmasını sağlayan 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Yasa'nın, kadınlar tarafından bilinmemesi ve uygulayıcılar tarafından da gerektiği gibi uygulanmaması.
İstanbul, İzmit ve Yalova illerinde 25 mahallede standlar kurarak başlatılacak kampanyanın tarihi 17 Eylül. Altı hafta sürecek olan kampanya cuma ve cumartesi günleri değişik bölgelerde kadınlarla buluşulacak.