İnanç ve ifade özgürlüğü

Tony Blair hükümetinin İngiliz parlamentosundan geçirmeye çalıştığı, dinsel nefret yasası İngiltere'de bir numaralı tartışma konusu. Tartışmanın odağında inanç özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün çatışması yatıyor.

HAFTANIN TARTIŞMASI
Tony Blair hükümetinin İngiliz parlamentosundan geçirmeye çalıştığı, dinsel nefret yasası İngiltere'de bir numaralı tartışma konusu. Tartışmanın odağında inanç özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün çatışması yatıyor. Hükümetin, hakaret ve kötü niyeti, eleştiri, inanç ve dini edimlerle alay edilmesini 'nefret' kapsamına sokma girişimleri, aralarında Müslümanların temsilcilerinin de olduğu birçok kesimi bölmüş durumda. Sanatçılar ve bazı azınlık dilleri temsilcileri bu yasanın ifade özgürlüğünü kısıtladığını, inançsız olanların eleştiri yapma imkanını ortadan kaldırdığını savunmasına karşın, hükümet bu yasanın çıkartılmasında kararlı görünüyor. İşin ilginç yanlarından biri sosyal demokratların yasanın çıkartılmasını savunmalarına karşın muhafazakârların ifade özgürlüğünü savunma konumunda olması. Bu çelişki parlamentodaki oylamalarda kendisini, İşçi Partili bazı milletvekillerinin yasanın aleyhinde oy kullanması ve oylamaya katılmamaları şeklinde gösterdi. Yasada muhafazakârların istediği daraltmaların yapılması kabul edilirken, İşçi Partisi bir oy farkla oylamayı kaybetti. Oylamaya Tony Blair'in katılmaması da Başbakan'ın yeni bir eleştiri bombardımanına uğramasına neden oldu.
Bu yasa, kaçınılmaz olarak İngiltere'nin gündemine, Hz. Muhammed karikatürleri ve bunlara gösterilen tepkiyi de taşımış vaziyette. Eylül'de Danimarka'nın Jyllands-Posten gazetesinde yayımlanan karikatürler aralarında Türkiye'nin de bulunduğu İslam kökenli ülkelerin büyükelçileri tarafindan protesto edilmiş, sokak gösterileri, bayrak yakma eylemleri giderek ölüm ve bombalama tehditlerine dönüşmüştü. Danimarka mallarının Arap ülkelerinde boykotu ise gazete yöneticisinin özür dilemesine neden olmuştu. Suudi Arabistan ve Libya'dan sonra Suriye de Kopenhag'daki büyükelçisini geri çekti. Olay Fransız France-Soir gazetesinin karikatürü birinci sayfasında, "Evet, Tanrı'yı karikatürleştirme hakkımız var" başlığı ile yeniden yayımlanmış, "Hiçbir dinsel dogma kendisini demokratik ve seküler bir topluma dayatamaz" savunusunda bulunulmuştu. Ardından Alman Die Welt, İtalyan La Stampa, İspanyol ABC de Danimarka gazetesinin yer verdiği 12 karikatürden bazılarını yeniden bastı.
Kara Avrupası'nın genlerine işlemiş ırkçılık, yeni yükselen Müslüman düşmanlığı ile birleşince konunun hassasiyeti daha da anlaşılır oluyor. İnançlara saygı duyma, dogmatik olarak yorumlanınca hiçbir dinin ve din adına yapılan uygulamanın eleştirilmemesi, ifade özgürlüğünün çiğnenmesi anlamına da gelebiliyor. Böyle bakılınca örneğin recm eylemlerinin, İran'da eşcinsel oldukları için sokak ortasında idam edilen iki çocuğun, hatta namus cinayetlerinin de eleştirilmemesi gerekiyor. Muhafazakârlar elinde siyaseten doğruculuk ilkesinin yeni bir faşizme dönüşmesi işten bile değil..
Danimarka'ya gelince... Bu karikatürlerin ifade özgürlüğü kapsamında yayımlanmasını savunanlar, Danimarka mallarının Müslüman ülkelerde boykot edilmesi tehlikesini de sineye çekmek zorunda. Boykot da demokratik bir eylem. Yani hamama giren terler. Yoksa ilk boykot tehdidiyle özür dilemeler başlayacaksa, kimse ifade özgürlüğünün samimiyetle savulduğuna inanmaz. İnanmamakta da sonuna kadar haklı olur.



Basın
Medyada kadınlar, çocuklar, azınlıklar, sakatlar gibi dezavantajlı grupların haber yapılmasında gözetilmesi gereken ilkelerle ilgili bir proje için Londra'dayız. Hürriyet ve Sabah gazetelerinin okur temsilcileri ve NTV, CNN TÜRK ve TRT temsilcileriyle birlikte. British Council'ın yürüttüğü projenin İngiliz ortağı BBC.
İki gündür BBC İmparatorluğu'nun Londra'nın çeşitli mahallerine dağılmış binaları arasında koşturuyoruz. BBC 26 bin çalışanı, Birleşik Krallık dışında 180 milyon kişi tarafından izlenen haberleri, 100'den fazla dilde yaptığı yayıncılık ile gerçek bir imparatorluk. Ya da imparatorluk yayın organı. BBC'de görüştüğümüz herkesin referansı, 220 sayfalık 'BBC Değerleri ve Standartları/ Editöryal Başvuru Kitabı'. Biz Türkiye'den gelen bir heyet olduğumuz, Başbakanımız Avrupa'da önüne geleni serbestçe eleştirme sorumlusu olduğu, BBC de bu salvodan PKK için 'terörist' yerine 'milis' deyimini kullanarak payını aldığı için, bize ilk örnek terörizm konusundan yapılıyor.
BBC'nin editöryal başvuru kitabında 'terör' referansı şöyle: "Terör eylemlerini hızlı, doğru, bütünlüklü ve sorumlu olarak vermeliyiz. Duygusal ve değer yargısı içeren ifadelere yer vermemiz güvenilirliğimizi sarsar. 'Terörist' kelimesi, anlama konusunda bir araç olmaktan çok bir engel oluşturabilir. Bu kelimenin kullanımından kaçınmalıyız...
Başkalarının ifadelerini kendimizinki gibi benimsememeliyiz. 'Özgürleştirme', 'infaz' gibi ifadeleri de açık bir mahkeme kararı olmadan kullanmamalıyız. İzleyicilere neler olduğunu aktararak eylemin bütünlüklü sonuçlarını ulaştırmalıyız. 'Bombacı', 'saldırgan', 'tetikçi', 'militan' gibi eylemciyi tanımlayan ifadeleri kullanabiliriz. Sorumluluğumuz tarafsız olarak kimin kime ne yaptığı konusunda izleyicilerimizin değerlendirme yapabileceği şekilde gelişmeleri haberleştirmektir".
Bu nedenle BBC, IRA militanlarına da ne tür eylem yapmış olurlarsa olsunlar haberlerinde 'terörist' demiyor. PKK'yı ya da başka bir silahlı hareketi de terörist olarak nitelendirmiyorlar. Terörizm ve terörist sözcüğünün nesnel olmadığını, birinin terörist olarak nitelendirdiğini diğerinin özgürlük savaşçısı olarak adlandırdığını, bunun da ötesinde şiddet ve terör eylemlerine bulaşan devletleri terörist olarak nitelemenin güçlüğünü de gözönünde bulundurarak dikkatli davranıyorlar.
Böylece Başbakan'ın BBC eleştirisi de BBC referans kitaplarına ve uygulamalarına göre kadük kalıyor, hatta bir üçüncü dünya ülkesi yöneticisinin yaklaşımı olarak komik kaçıyor.


HAFTANIN DERGİSİ
Beyoğlu
İstanbul'un Beyoğlu ilçesi, adı Beyoğlu olan ve Beyoğlu'ndaki kültür sanat etkinliklerini, gündelik yaşamı aktaran haftalık bir dergiye sahip olan ayrıcalıklı ilçelerinden biri. Bu dergi, deneyimli bir gazeteci ekibi tarafindan uzun zamandır çıkartılıyor.
Şimdi bu dergiye, deyim yerindeyse bir de rakip gelmiş vaziyette. Yeni bir Beyoğlu dergisi söz konusu olan. Beyoğlu Belediyesi, iki ayda bir yayımlanacak yeni bir dergiyi Beyoğlu'nda iyice tanıtarak yayımlamaya başladı. Kuşe kağıda basılan ve Beyoğlu'nun tarihi ve turistik mekânlarının tanıtıldığı bu derginin sahibi Beyoğlu Belediyesi adına Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan. Dergiyi Cordis grup yayımlıyor. Belediye, mevcut bir yayın organı ile işbirliğine gitmek yerine kendi adına bir dergi çıkartmayı tercih etmiş. Sınırlı belediye kaynaklarını bu yönde kullanmayı yeğlemiş. Niçin? Son zamanlarda kötüye giden imajını toparlamak için mi, birilerine kaynak yaratmak için mi? Başkan'ın propagandasını yapmak için mi? Yerel yönetimler aynen merkezi yönetimlerde olduğu gibi, bütçe kullanımı ve bunun denetlenmesi konusunda şeffaf değil. Yönetim anlayışı değişmedikçe yerelleşmenin kendiliğinden demokratikleşmeyi getirmesi oldukça zor görünüyor.
Beyoğlu Belediyesi'nin yeni israfı da bunun bir örneği...


HAFTANIN SAVUNMASI
Sivil savunma
Son zamanlarda haklı nedenlerle eleştirilerin odağında olan Yargı'dan geçen hafta sert bir savunma yapıldı. Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı Gürsel Kasım, Yargıtay Başkanı adına bir açıklama yaparak, MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan'ın yargıya ilişkin ABD'de yaptığı tespitleri sert bir dille yanıtladı: "Bakanlar Kurulu üyelerinin ya da TBMM mensubu milletvekillerinin eğitilmesi gerektiğini öne sürmek ne denli haksız ise, yargı mensuplarının eğitilmesi gerektiğini öne sürmek de bu ölçüde haksız ve icapsızdır" diyerek Türk hakim ve savcılarının ifade özgürlüğü konusunda eğitilmesi gereken değil uluslararası eğitim verecek nitelikte olduğunu belirtiyor.
Yürütmenin hemen hemen her zaman yargı ve yasamanın önünde olduğu bir ülkede kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve her temel erkin bir diğeri kadar önemli olduğu vurgulamasını alkışlayalım. Ancak son zamanlarda yargının tutumuna bakılacak olursa bu konuşma güçlü ifade edilmiş bir konuşmanın ötesine geçemiyor ve demagoji çerçevesi içinde kalıyor. Yürütmeden bağımsızlık anlamında yargı bağımsızlığının, resmi ideoloji dışında yazı yazan gazetecileri mahkum etmek üzere kullanılması, Ceza Yasası'nın amaç maddesinde tanımlanın aksine yasanın özgürlüklerin kullanılmasını engellemek üzere yorumlanması ve Türkiye'de yürütmenin müdahalesi ile sona eren Orhan Pamuk davası benzeri 60 davanın sırada olduğunun düşünülmesi durumunda saygı görmenin saygı olmaktan geçtiğini hatırlamakla yetinelim. Aksi, 'Ben saygınım' diye kendi kendine bağırmak anlamına geliyor.
Bu arada, ilk defa yargı tarafından eleştirilen MGK Genel Sekreteri'nin kaderin bir cilvesi olarak asker kökenli olmayan ilk genel sekreter olduğunu da hatırlayalım...