Refik Hariri

Bu portreyi yazmamı tetikleyen çeşitli nedenler var. Birincisi, faili meçhul Hariri suikastının birinci yıldönümü olması. İkincisi, İstanbul Şehir Tiyatroları'yla ilgili bir haber...

HAFTANIN PORTRESİ
Bu portreyi yazmamı tetikleyen çeşitli nedenler var. Birincisi, faili meçhul Hariri suikastının birinci yıldönümü olması. İkincisi, İstanbul Şehir Tiyatroları'yla ilgili bir haber: Tiyatro yönetiminin İsveç tiyatrocularıyla yapılan ortak bir projeye sırtını dönmesi ve yüzünü Ortadoğu ülkelerinin tiyatrolarıyla işbirliğine çevirmiş olması. İsveçlilerle ortak bir proje var idiyse açıkca ayıp edilmiş, ancak Ortadoğu ülkeleri tiyatrolarıyla işbirliğine gitmenin başından bir kötü niyet olarak algılanmasını talep eden müşteki ve haberci zihniyeti oldukça tehlikeli. En son neden ise Kurban Bayramı sırasında uzun yıllardır gündemde olan bir projenin ilk ayağını gerçekleştirme fırsatı bulmamız. Cumhuriyetin üstü örtülü ideolojik önermelerinden biri nedeniyle sırtımızı döndüğümüz Ortadoğu'daki sivil örgütlenmelerle Batılılar üzerinden kurulan ilişkiden duyduğumuz rahatsızlığı gidermek üzere Beyrut, Şam ve Amman'da sivil toplum temsilcileriyle görüşmeler yaptık. İlişkilerdeki sıcaklığa rağmen ne onların bizden ne de bizim onlardan fazla bir haberimiz yoktu. Ortak tarihimiz, ortak sınırlarımız olan, ayrıca batıyla ilişkilerimiz ve ilişkisizliğimizde en önemli aktör olan Ortadoğu ülkeleri, gitmediğimiz, görmediğimiz, mümkünse ilgilenmediğimiz bir uzak masal diyarı haline getirildiği için...
Refik Hariri suikastının 14 Şubat'taki birinci yıldönümünde Beyrut'ta 250-500 bin kişi toplanarak katliamı protesto etti.
Birleşmiş Milletler, 20 Ekim 2005 tarihinde açıkladığı raporunda Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin öldürülmesinde Suriye'nin ve Suriye yanlısı Lübnanlı yetkililerin parmağı olduğu doğrultusunda bir rapor açıkladı. Alman Savcı Detlev Mehlis'in raporu Suriye politikası konusunda ABD'nin elini güçlendirse de, rapora kaynaklık eden kanıt ve kişilerin çok güvenilir olmadığı kısa zamanda anlaşıldı.
Şimdi soruşturmayı Belçikalı savcı Serge Brammertz yürütüyor. Ocak ayında bu göreve atandı.
Hariri'nin naaşı Lübnan iç savaşı sırasında Beyrut'u ortadan Hıristiyan ve Müslüman mahalleri olarak ikiye bölen eski yeşil hat üzerinde sergileniyor. Meydanda Katolik ve Protestanlara ait, yan yana duran iki kadim kilisenin yanına şimdi görkemli bir camii inşa ediliyor. Hariri'nin naaşı'nın buraya taşınması planlanıyormuş. Beyrut'un Hariri'nin sahip olduğu şirket tarafından yenilenen merkezinde koskoca bir Hariri portresi var. Portrenin altında bir numaratör, Hariri'nin öldürülmesinden bu yana faili meçhul olarak kalan cinayet üzerinden kaç gün geçtiğini Beyrutlulara hatırlatıyor.
Hariri suikastı, Ortadoğu'da birçok dengenin değişmesine neden oldu. Suikast sonrasında ABD, Şam Büyükelçisi'ni geri çağırdı ve Suriye üzerindeki baskıyı artırdı. BM Güvenlik Konseyi, Kofi Annan'dan suikast ile ilgili bir rapor hazırlanmasını istedi. Hariri suikastı sonrasında Lübnan, Suriye karşıtı gösterilere sahne oldu. Beyrut'ta gösteri yapan yüz binlerce kişi, Suriye yanlısı hükümetin istifasını ve Suriye birliklerinin Lübnan'dan geri çekilmesini istedi. 2 Mart günü Suriye yanlısı Başbakan Ömer Kerami, hükümetin istifasını açıkladı. Suriye'nin Lübnan'dan çekilmesini isteyen muhalefet güçlerine önce Bush'tan ardından Avrupa Birliği, Rusya ve Arap Birliği'nden destek geldi. Bu gelişmelerden sonra Kerami, Meclis tarafından yeniden Başbakan olarak gösterildi. Bu kararı, Beyrut'ta Suriye yanlısı gösteriler izledi, bu gösterilerde Lübnan Hizbullah'ı başı çekti.
Ancak düğmeye basılmıştı ve Suriye 30 Nisan tarihine kadar Lübnan'daki askerlerini geri çekeceğini taahhüt etti. Çekti de. Yaklaşık 15 bin Suriye askerinin çoğunluğu şimdi Lübnan-Suriye sınırında konuşlanmış durumda. Lübnan'dan Suriye'ye geçerken Hafız ve Beşir Esad'ın bitmek bilmeyen görüntülerinin yanı sıra onlar da turistlere malzeme olarak sunuluyor.
İlk kez Suriye askerleri ülkede olmadan yapılan seçimlerde Hariri'nin oğlu önderliğindeki Suriye karşıtı ittifak çoğunluğu kazandı. Said Hariri, politik deneyimsizliğini öne sürerek hükümeti babasının çalışma arkadaşı Fuad Sinyora'ya kurdurdu. Anayasa gereği 12 Hıristiyan ve 12 Müslüman'ın yer aldığı hükümette bünyesinde ilk kez Hizbullah'tan bir bakan da vardı. Suriye yönetimi, yani dönemin Devlet Başkanı Hafız Esad, Lübnan'daki işgali 1987 yılından beri sürdürüyordu.
Lübnanlı muhalifler Esad ailesinin, işgalin sona ermesiyle uyuşturucu, kara para gibi alanlarda yaklaşık günde 30 milyon dolar kaybettiğini hesaplıyor.
Beyrut'ta iç savaş izlerinin silinmesi şehrin tamamen yenilenmesi faaliyetini, Hariri'nin şirketi yürütüyor. Yüz milyonlarca dolarlık bir proje bu. Bir Başbakana ait şirketin böylesi bir işi, üstelik büyük hissedarının başbakan olduğu dönemde yürütmesi Türkiye'de bile kabul edilemeyecek bir olay olmasına rağmen, Lübnan bundan çok rahatsız değil. Hariri, Suudi sermayesine de dayanarak dünyanın en zengin 100 insanı arasında yer alıyordu. Türk Telekom'un özelleştirilmesi sırasında ihaleyi kazanan Oger Telekom da Hariri ailesine ait.
Sivil toplum temsilcileriyle yaptığımız görüşmelerden birinde bir kuruluş temsilcisine, Hariri cinayeti sonrasında tüm gelişmelerin ABD politikaları lehine olduğunu, neden hâlâ cinayetten Suriye'yi sorumlu tuttuğunu sorduğumuzda yanıtı şu oldu: "Cinayet olmasa da Hariri, Parlamento'dan Suriye için çekilme kararını çıkartmak üzereydi. Ayrıca bu coğrafyada kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmaz. Evet Suriye'nin sorumlu olduğuna kesin inanıyorum, ama bu, cinayeti ABD yanlıları manipüle etmedi anlamına gelmez."



HAFTANIN RAKAMI
520
520... AK Parti hükümetinin geçen yıl içinde sessiz sedasız sürgün ettiği kamu emekçisi sayısı. 500 bin kamu emekçisi arasında 520 kişi ilk bakışta çok gelmiyor mu? Bir de şöyle düşünün, 520 tane kamu emekçisi, çoğunluğu sendika üyeliği nedeniyle sürgün ediliyor. Zar zor kurdukları düzen altüst oluyor, Hakkari'deki insana "Hadi bakalım artık Tokat'ta görev yapacaksın" deniyor. Devlet, çalışanlarını sürgün ediyor. Hâlâ, Osmanlı düzeni sürüyor. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Dünya Hür Sendikalar Konfederasyonu'nun (ICFTU) her yıl düzenli yayımlanan "Sendikal hak ihlalleri raporu"nda yer almak üzere, "Türkiye'de sendikal hak ve özgürlükler sorunu" başlıklı bir rapor hazırladı.
Raporda, KESK'e bağlı sendikalara üye olan çok sayıda kamu emekçisiyle sendika temsilcisinin, sendika üyelikleri nedeniyle görev yerlerinin değiştirildiği ya da cezai yaptırımlara maruz kaldıkları belirtiliyor. Ayrıca, Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası'nın 130 belediyede yaptığı toplusözleşmelerin uygulanmaması konusunda belediyelere baskı yapıldığı da yer alıyor.
Özellikle Güney ve Güneydoğu'da yaşayan kamu emekçilerinin sistematik olarak sürgün edildiğini buna 'güvenlik' gerekçe gösterildiği için her türlü idari önlemin geçersiz bırakıldığını biliyoruz. AKP hükümeti seçim ortamına girildiği bir dönemde Kürt sorununu seçimlerde bölge oyunu artırarak çözeceğine inanıyor. Bunun dışında atılan tek bir adım yok. Birileri ortak paydanın din olduğunu geveliyor, o kadar. Bu sürgünler aynı zamanda bu yaklaşımın da göstergesi.
Ancak bunun kadar vahim olanı, sendikal faaliyet nedeniyle sendikalı kamu emekçilerinin sürgün ediliyor olması. 2006 Türkiyesi'nde devlet ve hükümet politikası hâlâ bu.


HAFTANIN MAHKEMELERİ
Oran-Kaboğlu
Kaboğlu ve Oran: Başbakanlık'ın toplantıları engellenerek fiilen lavğedilen İnsan Hakları Danışma Kurulu bünyesinde hazırlanan azınlık raporu nedeniyle yargılanan profesör Baskın Oran ve profesör İbrahim Kaboğlu konusunda mahkeme, 301. maddeden yargılama için Adalet Bakanlığı'nın iznine başvurdu. Yani Orhan Pamuk formülü bu iki kişi için de uygulandı. Burada bir hukuk usulü olmasına karşın siyasetin konusunu adalet mekanizması yapma çabalarının beyhudeliği de bir kez daha ortaya çıktı. TCK 301. maddeden yani 'yargı organlarını alenen aşağılama' suçundan! Yargılama Bakanlık iznine havale edilse de sanıklar TCK 216. maddeden yani 'halkı kin ve düşmanlığa tahrik' suçundan yargılandılar. 17 ay önce yayımlanan rapora rağmen halk kin ve düşmanlığa düşmedi, Türkiyede bu rapor nedeniyle bölünmedi. Ama bir raporun, bir yazının, bir toplantıda ifade edilen bir düşüncenin Türkiye'yi hâlâ bölebileceğine inanıldığı için adalet mekanizması işliyor. Gerçek ırkçılıkla uğraşılacağına, yasa maddesi böyle yorumlanıyor. Oran yazdığı bilimsel rapor, Kaboğlu da başkanlığı nedeniyle 1,5 ile 5 yıl arasında ceza istemiyle yargılanıyor.
13 yazar: Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in Orhan Pamuk davası sonrasında "301. maddeyi uygularken ifade özgürlüğü konusunda hassas davranın" yönünde savcılara genelge gönderirken, aynı tarihlerde Adalet Bakanlığı, "Ülkede Özgür Gündem" gazetesi yazarları hakkında soruşturma açılması için talimat gönderdi. Bunun üzerine 13 yazar hakkında açılan soruşturma açıldı. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni İrfan Uçar, "Avukatlar" yazısı, Yayın Kurulu Üyesi ve yazarı Pınar Selek, Prof. İbrahim Kaboğlu ile yapılan ve 31 Aralık'ta "Hak ve Özgürlükler Alanında Beklentiler Boşa Çıktı-2005 Şiddet Yılı" başlığı ile yayımlanan söyleşi, yazarlar Veysi Sarısözen, Öcalan hakkında yazdığı "Duble Hücre Cezası" yazısı, Ayşe Günaysu, "Bu Vatan Ağcaları Çok Sevdi" yazısı, Ragıp Zarakolu, "Ağca Bir Ayna" yazısı, Umur Hozatlı, "Mezarlara Gitseniz En Çok Kürtçe Dua Edersiniz" yazısı ve Ferhat Tunç, Orhan Pamuk ile ilgili "301 Kere Maşallah" yazısı ile Sorumlu Yazıişleri Müdürü Hasan Bayar da gazetede yayımlanan çok sayıdaki haber nedeniyle ifade verdi. Biz de yazarlar açısından tabu konular neymiş öğrendik!
Ragıp Zarakolu: Belge Yayınları'nın sahibi ve gazeteci Ragıp Zarakolu, Prof. Dr. Dora Sakayan'ın "Bir Ermeni Doktorun Yaşadıkları-Garabet Haçeryan'ın İzmir Güncesi" ve George Jerjian'ın "Gerçek Bizi Özgür Kılacak" kitabını Türkçe yayımladığı için yargılandı.
"Bir Ermeni Doktorun Yaşadıkları-Garabet Haçeryan'ın İzmir Güncesi" kitabından yayıcının altı yıl hapisle cezalandırılmasını talep eden duruşma savcısı, elde yeteri kadar delil bulunduğunu bildirerek davada karar verilmesini istedi. Bu kitap nedeniyle "Türklüğü aşağılama" ve "Ordu'yu tahkir ve tezyif" iddiasıyla suçlanan Zarakolu, altı yıl hapis tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor.
'Gerçek Bizi Özgür Kılacak' kitabından Zarakolu'nu 7,5 yıl hapis istemiyle yargılayan mahkeme, Zarakolu'nu "Devleti ve Cumhuriyeti tahkir ve tezyif" ve "Atatürk'ün anısına hakaret" iddiasıyla yargılıyor.