Tunç, Aşkın, Pamuk...

Türkiye'de her dönemde, aydın sorumluluğuna sahip insanların çeşitli konularda tavır koyma, sesini duyuramayanların sesi olma, baskı ve cezaları göze alarak iktidar odaklarına karşı gelme geleneği var.

Basından
Türkiye'de her dönemde, aydın sorumluluğuna sahip insanların çeşitli konularda tavır koyma, sesini duyuramayanların sesi olma, baskı ve cezaları göze alarak iktidar odaklarına karşı gelme geleneği var. Bu tavır çoğunlukla, 'biz aşağıda imzası olanlar' bildirileriyle, bazen gazete binası bombalama politikalarına karşı sokakta gazete satmakla, mitinglere katılmakla, çeşitli eylemlere destek vermekle kendini gösterdi. Bu tür dilekçelerin en ünlüsü 12 Eylül sonrasının karanlık günlerinde kaleme alınan 'Aydınlar Dilekçesi'ydi. Mahkeme konusu oldu. Bu tarihten sonra da farklı konularda hazırlanan bir dizi dilekçe, açıklama, manifesto var. Bu açıklamalar genellikle basının ilgisini çekmez. Ya görülmez ya da küçük bir haber olarak atlatılır. Yakın zamanda bunun bazı istisnaları var. Türkiye'de barış isteyen, bu nedenle de PKK'dan koşulsuz ateşkes uygulaması talep eden, aralarında Kürt yurttaşların olmadığı bildiri, bu konularda en muhafazakâr sayılabilecek gazetelerin bile manşetine oturdu. Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi İnsan Hakları Derneği'nde 1990 yılında yaşanmış bir ayrımın Adalet Ağaoğlu'nun 15 yıl sonraki istifasında gerekçe gösterilmesi. Bildiri, Ağaoğlu'nun derneğin 'Kürtçü' bir çizgiye çekilmiş olmasından yakınmasının hemen ardından yayımlandı. Üstelik bugüne kadar hem PKK'dan hem devletten ateşkes talebinde bulunmuyor, PKK'dan koşulsuz ateşkes talep ederken, devletten de alması gereken önlemleri ve demokratik açılımları süratle yapmasını talep ediyordu. Bu tutum, nedense Türkiye'de aydınlar arasında Kürt meselesi konusunda bir yol ayrımına gelindiği şeklinde değerlendirildi. Bildiri itibar gördü. Aslında bildiri hazırlanırken, yıllardır Kürtlerin dile getirdiği barış talebinin, Türkler tarafından da dile getirilmesi hedeflenmiş, ateşlenen çatışma ortamında, bölgede yaşanan çatışma, provokasyon eylemlerinin ancak barış ortamında bulanıklıktan kurtulacağı, kimlik siyaseti de dahil her türlü demokratik talebin savaşın olmadığı bir ortamda yaşanabileceği gerçeğinden yola çıkılmıştı. Bu bildiriye imza atanlardan bir heyet, Başbakan ile görüştü. Yine manşet oldular. İmzacılar bu görüşme sonrasında da toplantılarını sürdürdü. Kendisini ısrarla yurttaş olarak tanımlayan bu insanların, ortak bir siyasi hedefi, yurttaş sorumluluğu dışında bir siyasi sorumluluğu yoktu. Olmamasına da dikkat ettiler. Barışa, demokrasinin güçlenmesine, demokratik olamayan uygulamaların son bulması gerektiğine inanıyorlardı. Toplantılar sürerken Şemdinli bombaları patladı. İmzacılardan oluşan bir heyet, Van, Hakkari, Şemdinli ve Yüksekova'yı ziyaret etti. Oradaki insanları dinledi. Seslerini 'buradakilere' duyurmaya çalıştı. Bu konuda siyasal iktidarın üzerine düşen sorumluluğu ve kararlılığı göstermesini, adil ve tarafsız bir yargı süreciyle ve idari soruşturmalarla gerçeğin açığa çıkartılmasını istedi. Şemdinli konusunda yapılan toplantılar da sürdürülüyor.
Sonra bu bereketli topraklar üzerinde ardı ardına ifade özgürlüğüne vurulan darbeler boy verdi. Orhan Pamuk yargılaması ardından birçok gazeteci, yazar ve yayımcı 301 ve 305. maddelerden yargılanmaya başladı. İmzacılar, bu kez de ifade özgürlüğünün önündeki engellerin ve TCK'nın 301 ve 305. maddelerinin yürürlülükten kaldırılması için açıklama yayımladı. Bu açıklama, basında diğeri kadar itibar görmedi, ama yer aldı. 169 kişinin imzaladığı bu bildiri, açılan davalar nedeniyle hızla hazırlanmış ve ilk elde ulaşılabilen insanlarca imzalanmıştı. Bu nedenle bu bildiriye imza atmak isteyenler için bir site oluşturuldu. (www.301ehayır.net)
Sonra bu açıklama nedeniyle Milliyet gazetesinden Meral Tamer, Aralık 2005 ortasından beri sürdürdüğü, tutuklu bulunan Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın hakkındaki yazılarını, ifade özgürlüğü bildirisine taşıdı. Tamer, Aşkın'ın haksız bir uygulamaya maruz kaldığına inanıyor ve bu konuda duyarlı bir kampanya sürdürüyordu. İfade özgürlüğü bildirisinde Aşkın'ın durumunu protesto eden bir paragrafın önce konulup sonra çıkartıldığı iddiasını ortaya attı. Yaşar Kemal'den görüş alarak yazarın bundan duyduğu üzüntüyü ve ayıplamasını sütununa taşıdı. Bildirinin hazırlanmasına önayak olanlardan Oral Çalışlar ve Osman Kavala bunu yalanladı. Meral Tamer bu açıklamalara da sütununda yer verdi. Ancak konuyu 'Kemalistler, Orhan Pamukçular' ikilemine taşıdı. Milliyet gazetesi de bunu ilk sayfasından anons ediyor. İfade özgürlüğü bildirisinde Yücel Aşkın'ın yer almasının ilgisiz olduğu açıklamalarına rağmen.
Bir yandan, ifade özgürlüğü konusunda tavır almış olan insanlara, 'siz niye bu konuda da tavır almadınız' diye hesap soruluyor, bir yandan Türkiye'nin bütün sorunlarında tavır almak bu insanlara havale ediliyor, bir yandan tavır almanın çerçevesi çiziliyor, bir yandan da Türkiye'de oluşmuş olan siyasal kutuplaşma 'yurttaş/aydınlara' da ihale edilmek isteniyor.
Meral Tamer'in amacı bu olmayabilir. Yücel Aşkın konusundaki duyarlılığı sonrasında imza verenler ve vermeyenler arasında bir farklılaşma olduğunu da tespit etmiş olabilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken, bugüne kadar imzacıların ilkesel bir çizgi etrafında birleşmiş olması ve farklı şeyleri savunsalar da insanların ilkesel karşı çıkışlar konusunda bir araya gelme kültürüne sahip çıkmaya çalışmaları. Nitekim, Barış Bildirisi'nde Abdurrahman Dilipak'ın imzasının yer almasına bazı imzacılar karşı çıkmış, ancak Dilipak'ın imzası basına açıklanan metinde yer almış, kendi de açıklama sonrasındaki toplantılara katılmıştı. Bu örneği, savunulan çizginin ne olduğunun anlaşılması için veriyorum. Bu tür metinlerin imzalayabilecek en geniş kesimlere ulaştırılmasında muhakkak ki aksaklıklar yaşanıyor. Çünkü sözkonusu imzacılar bir siyasi oluşum olmadıkları gibi herhangi bir örgütlü yapıları da yok. Ancak imzası eksik kalanlar için (ki bunlardan biri de benim) internet sitesine girip imza atma fırsatı var. Öte yandan, kendilerine ulaşan bir metni imzalayıp imzalamamak insanların özgür iradesine kalmış bir şey. Kimi, 'Orhan Pamuk alerjisinden', kimi kapsayıcı bulmadığı için, kimi Aşkın konusuna duyarlılığından, kime devletin yüceliğine inandığından imzalamamış olabilir.
Ferhat Tunç'a dava ve tehdit
11 Temmuz'da Pülümür karayolunda PKK'lılar tarafından kaçırılan Er Coşkun Kırandi'nin serbest bırakılması için çeşitli girişimler yapılmış, kaçırılma tarihinden 25 gün sonra, 4 Ağustos'ta Kırandi, Güleç Köyü'nde örgüt üyelerinden teslim alınmıştı. Kırandi'yi teslim alan İHD Genel Başkan Yardımcısı Mehdi Perinçek, İHD Diyarbakır Şube Başkanı Selahattin Demirtaş, sanatçı Ferhat Tunç ve olayı takip eden 5 gazeteci hakkında dava açılmıştı. Tunceli Cumhuriyet Savcılığı, "sözde insan hakları savunucuları" olarak tanımladığı sanıkları, "örgüt propagandası yapmakla" da suçluyor. Sanıkların, üç yıl hapis istemiyle yargılanacakları davanın ilk duruşması 3 Mart'ta Tunceli'de.
Sanıklardan sanatçı Ferhat Tunç, geçen hafta yaptığı bir açıklamayla ölüm tehditleri aldığını duyurdu. Tunç, "Hakkımızda dava açılması haberinin gazete ve internet sitelerinde yer almasını takiben telefonla, e-postayla ve çeşitli internet sitelerinden ölüm tehditleri almaya başladım" diyor. "Üzülerek belirtmeliyim ki, bir insanın hayatını kurtarmak için giriştiğimiz insani bir davranış, şahsıma yönelik bir linç kampanyasına dönüştürülmüştür. Tekrar vurgulamak isterim ki, biz, insan hakları savunucuları olarak, son derece insani olan bir konuda üzerimize düşen insani görevi yaptık. Bunu yaparken ne kimseden emir aldık ne de bundan sonra herhangi bir girişimimiz için kimseden emir alacağız" diyen Tunç, tehditlerin saldırıya dönüşmesi ve herhangi bir mağduriyetin yaşanması durumunda, tek sorumlunun devlet olacağını da belirtiyor.

Kampanya
F Tipi
Türkiye'nin hızlı değişen gündemi birçok sorunun gündemden düşmesine yol açıyor. Bunlardan bir tanesi de F tipi cezaevleri. Arada bir kantinde satılan biberlerden turşu kurdukları ya da bisküvilerden cezaevi tatlısı yaptıkları için ceza alan mahkumları okuyoruz. Bu cezalar F tiplerindeki tecrit ve baskının görünen yüzü. "F tipi hapishanelerde, kitlelerden gizlenerek, ağır tecrit uygulamaları yoluyla bir imha politikası izleniyor... Ceza infaz politikasıyla, F tipi idareleri birer işkence kurumu gibi çalıştırılıyor. Slogan atmak, açlık grevine girmek, hatta bisküviden pasta, biberden turşu yapmak bile suç sayılıyor... Zaten tek kişilik ve en fazla üç kişilik hücrelerde yaşayan tutuklulara, hücre içinde hücre cezaları veriliyor. Pervasızlığın boyutu, havalandırma kapılarını kapatmaya, hatta üstüne tel çekmeye kadar götürülüyor." Bazı örgütler, F tipleri konusunda kampanyayı sürdürüyor. Hedefleri, Ceza İnfaz Kanunu değiştirilsin! Üç kapı, üç kilit açılsın! Tecrit kaldırılsın!

Haftanın Fotoğrafı
Paris'te polis tetikte
Sarkozy, Kasım ayaklanmalarının sorumlusunu bulmuşa benziyor...