14 yıldır 11 m2'de kalan bir adam ve Erdoğan

BDP eşbaşkanlarından birinin İmralı'ya gitmesi sembolik açıdan, temsiliyet açısından sürecin devamı için önemli
14 yıldır 11 m2'de kalan bir adam ve Erdoğan

PKK’nın Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarından oyup çıkaracağı bağımsız bir Kürt devleti amacıyla geniş çağlı silahlı saldırılarına, haydi adını gerilla savaşı koyalım, başladığında yıl 1984 idi. Bu tarih Türkiye’de PKK sorununun başladığı tarihtir ama Kürt sorununun başlangıcı çok daha eskidir.

Osmanlı idaresi altında Türkiye’de Kürt ayaklanmaları yine çıkardı. Ama onlar daha çok aşiretler temelinde ve aşiret çıkarları için patlar görünümdeydi, Cumhuriyetin 1923’te ilanından itibaren durum değişti. Milli kimlik arayışının baskın gelmeye başladığı ilk ayaklanma, o zamanki geniş sınırlarıyla Musul’un İngiltere’nin baskısıyla Irak’a verilmesi, savaşla korunmuş Misak-ı Milli sınırlarının masada kaybıyla sonuçlanmıştı. Belki de Kurutuluş Savaşı’nı birlikte veren Türklerle Kürtlerin ayrı düşmesinin ilk kefaretiydi Musul.

16 Kürt raporu hazırlandı

Halka karşı Kürt sorununu yalanlayan, hatta dönem dönem Kürt kimliğini inkâr eden Türk hükümetleri 1925’ten 27 Mayıs darbesinin yapıldığı 1960’a dek tam 16 Kürt raporu hazırlattılar; kimini İçişleri, kimini Maliye hazırladı. 1960’tan sonra üç askeri darbe döneminde Kürt sorununun inkârı yoluna gidildi. 12 Mart 1971 darbesinin ardından Türkiye İşçi Partisi (TİP) sosyalist çizgisi nedeniyle değil Kürtlerin varlığından söz etmesiyle kapatıldı. 12 Eylül’ün Diyarbakır Cezaevi işkenceleri PKK’yı büyüten asli unsurlardan oldu.

“Yaygın kanının aksine” diyor ismini saklı tutan üst düzey bir hükümet kaynağı, “1925-1960 döneminde hükümetler o raporlarda yazanların çoğunu uygulamış da. Ama teşhis yanlış olunca hasta tedaviye cevap vermiyor”. Bugün geldiğimiz noktada öldürülen 40 bin civarında insan yok yalnızca, Türkiye, İran, Irak dağlarında dolaşan, inip askere, polise, sivile saldırı düzenleyen 5 bin civarında militan ve hapishanelerde 6700 civarında PKK veya KCK’lı tutuklu ve hükümlü var. Büyük olan sadece bu sayılar değil. Protesto gösterilerinden cenaze törenlerine istediği anda on binlerce insanı her türlü tehlikeyi göze alarak sokağa dökebilen, Meclis’e vekil gönderebilmek için insanları sandığa ittiren bir örgüt, teröristçe saldırıları nedeniyle sadece bir terör örgütü sayılabilir mi? Yetkilinin cevabı “Tabii sosyal tabanı olduğunu kabul etmeliyiz” oluyor; diplomatik bir cevap ama ne demek istediği anlaşılıyor.

Sessiz kabulleniş

Başbakan Tayyip Erdoğan, bir süre önce PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan ile kendisine bağlı MİT Müsteşarı Hakan Fidan arasında bir diyalog başlattı. Buna henüz müzakere değil, konuşma demek daha doğru olur. Birkaç yıl önce akla dahi getirilmeyecek bu girişime toplumun genelinden sessiz bir kabulleniş geldi; insanlar artık şiddetin devamını istemiyordu.

Meclis’te yalnızca MHP karşı çıktı. CHP pasif destek verdi ve bu belki aktif destekten değerliydi. PKK ile (Ahmet Türk’ün deyişiyle) ‘aynı tabanı paylaşan’ BDP ise bu sürecin artık bir parçası. Aralık ayındaki ilk görüşten sonra BDP yönetimi Kandil’den Avrupa’ya PKK ve KCK’nın, sivil toplumun ve kendi partilerinin görüşlerini derledi, Öcalan’ın söyledikleri konusunda tepkilerini aldı.

PKK cephesinden KCK üzerinden gelen son açıklama, (Başbakan’ın “Güvenlik güçleri kendilerine saldırılmazsa dokunmayacak” sözüne karşın) silah bırakarak sınır dışına çıkma kararının ancak Öcalan’ın kararı sonrası değerlendirilebileceğini söylüyor. Yani kendilerini tam olarak bağlamasalar da onlar da tıpkı Avrupa kanadı gibi Öcalan’ın ne diyeceğine bakıyor.

Öcalan ise kararını vermek için PKK, Kürt sivil toplumu ve BDP’nin ilk gönderdiği mesaja ne dediğini BDP’lilerden duymak istiyor. Ne de olsa Öcalan 14 yıldır, 11 metrekarede yalnız yaşayan bir adamdır. Bu onun 14 yıldır dışarıyla kuracağı ilk gerçek örgütsel ilişki olacaktır ve devlet gözetiminde gerçekleşecektir. O nedenle BDP’nin eşbaşkanlarından, yani Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak’tan en azından birisinin İmralı’ya bir sonraki heyette yer alması sembolik açıdan, temsiliyet açısından sürecin devamı için önemlidir. Bu yalnızca Öcalan için değil, BDP ve hükümet için de aslında iyidir; ne de olsa yasal bir zemin değerlendirilmiş olur.

Kâğıt üzerinde bu kararı verecek kişi Adalet Bakanı Sadullah Ergin’dir. Ancak bu kadar stratejik bir kararı alırken Ergin’in yukarıya, Başbakan Erdoğan’a bakmasından daha doğal bir şey olamaz. Erdoğan’ın İmralı’ya kimlerin gideceği üzerine vereceği karar, Kürt sorununda siyasi çözümün geleceği için bu sürecin gidişatını etkileyecektir.