19 Mayıs: İstiklal Savaşı sadece işgalcilere karşı verilmedi

İstiklal savaşının bir işgalci ordulara karşı, bir de Hilafet iradesine karşı direniş, bir anlamda iç savaş boyutu vardı.

Adına “Efelerin efesi” diye türküler yakıldı sonra Aydın cephesinde Yörük Ali Efenin.

Haçin kaymakamı iken Fransız işgaline karşı Adana cephesinde direnişe katılan Saim Bey’in adı kurtuluştan sonra o ilçeye verildi; Saimbeyli oldu.

Antep cephesinde, aslen Pazarcıklı Molla Mehmet bir Karayılan olup işgalcilere karşı durdu; Nazım Hikmet şiirini yazdı.

Batı’daki Pazarcık’ta bir Mülazımevvel, yani Teğmen Halil Nuri’nin hikayesi var ki Bursa-Eskişehir üzerinden Ankara’ya yürüyen Yunan ordusuna karşı, inanamazsınız, gözleriniz dolar.

Doğu cephesinde, bugünkü ismi Ağrı olan Karakilise’de Kulplu Şamil Bey’in son bir umut, kendi hükümetini ilan edip Kazım Paşa yetişene kadar işgale direndiğini bugün kaç kişi hatırlıyor?

Trakya’da Kanlı Bayrak çetesi ‘Kaptan’ı Enver Behnan, kurtuluştan sonra kalem erbabı oldu, tarihini yazdı bütün bunların.

Yıllarca terörist diye aranan, Galip Hoca kod adıyla Batı Andolu’da direnişin sivil kanadını örgütleyen Mahmut Celal, askeri direnişi örgütleyen İsmet Paşa’dan sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.

Kim terörist diye arıyordu Galip Hoca’yı, geleceğin Celal Bayar’ını?

Aydınlı Yörük Ali, Adanalı Saim Bey, Borlu Halil Nuri, Kulplu Şamil, İstanbul Kocamustafapaşalı Enver Behnan sadece işgal ordularına karşı mı savaşıyorlardı?

Doğu Orduları Komutanı Kazım Karabekir, Erzurum da Mustafa Kemal’e, “Ben ve askerlerim emrinizdeyiz” diye selam durduğunda, ona Atatürk olmanın, belki Türkiye’yi yok olmaktan kurtaran adımı attığında yalnızca işgal ordularına karşı mı bayrak açmış oluyordu?

Kazım Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın da asi, terörist ilan edilip arandığını bilmiyor muydu?

Mustafa Kemal, Samsun’a ne görevle gönderilmişti Payitaht’tan, yıllarca yaveri olarak hizmet ettiği Sultan Vahidettin tarafından?

Türk devleti, Osmanlı Hanedanı altında altı yüz yıllık ömrünün son günlerini 1918’de Mondros Mütarekesi ile Birinci Dünya Savaşındaki yenilgisini kabul ederek saymaya başlamıştı.

Bunu fırsat sayan Karadeniz’deki Rum çeteciler Fatih’in son verdiği Pontus Krallığını canlandırmak için hareketlenmişlerdi. Ama Türk çeteleri ve dahası bazı askeri birlikler onlara engel olunca, İngilizlere şikayet etmişlerdi. İşte Vahidettin, Mustafa Kemal’i Dokuzuncu Ordu’nun Mondros’a uygun şekilde silah bırakmasını sağlaması, direnişi bastırması için müfettiş olarak görevlendirmişti.

Ama Mustafa Kemal’in başka planları vardı. Daha İstanbul’dan ayrılmadan bir gün önce 15 Mayıs’ta Yunan ordusunun İzmir’e çıkması planları hızlandırmıştı.

Doksanbeş yıl önce bugün, Samsun’a çıkmasıyla beraber kendi direnişini örgütlemeye başladı.

Karabekir, Erzurum, Sivas, 1920’de İstanbul’un işgali, İngilizlerin Meclis’i dağıtması, Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü’nün) Ankara’ya geçişi, Ankara’da yeni bir Meclis kurulması ve sonrasını biliyorsunuz.

Ama Kurtuluş Savaşının en büyük kayıpları sanıldığı gibi işgal ordularına karşı verilmedi. Daha acısı, Halife’nin işgalci ordulara karşı açmadığı Cihadı, işgale direnen kendi asker ve sivil tebasına karşı açmasıydı. Halifenin çağrısına uyan kitleler, ne tuhaftır Müslümanlık adına, işgalci İngiliz, Fransız, Yunan, İtalyan, Ermeni ve Gürcü orduları ile aynı safta, Kuvvayı Milliyeyi arkadan vuruyorlardı.

Halife için kendi ulvi otoritesinin sorgulanması, ülkenin işgal, tebasının esir, ordularının dağıtılmış ve bütün kaynaklarının gasp edilmiş olmasından daha önemliydi. Yıllar sonra Atatürk’ün 19 Mayıs’ın armağan ve emanet edileceği gençliğe hitabında bahsedeceği “İktidarı elinde tutanların gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet” içinde bulunması durumu söz konusuydu.

Belki de o yüzden Atatürk 1923’de Cumhuriyet’in ilanı ardından 1924’de Hilafeti ilga etti, yetkilerini Meclis’e devretti.

Türkiye laik idareyi kabul eden ilk Müslüman ülkedir. Daha sonra, sancılar ve darbelerle de geçse demokratik sisteme, serbest ekonomiye geçmiş, enerji kaynaklarından yoksunluğuna karşın dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girmiştir. Kız çocuklarını erkek çocuklarıyla eşit saymış, yükseltmiş, ileri götürmüştür. Bu yönüyle hala Müslüman halklara örnek sayılır.

İşte bu yüzden Cumhuriyet 100’üncü yılına ilerlerken, Türkiye’nin laik ve demokratik özelliklerini koruması, bunun hukukun üstünlüğü ile zenginleştirmesi büyük önem taşıyor. Aksi, Türkiye’yi yeniden Doğu toplumlarının karanlık belirsizliğine itecektir.